CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN NEDENLERDE SINIRIN AŞILMASI

                                                          

    I.  GİRİŞ

 

Hukuka aykırılık unsurunu ortadan kaldıran, fiili ceza kuralının amacına aykırı bir duruma getirmeyen nedenlere; bir başka deyişle yürürlükteki hukuk düzeni tarafından kabul edilen ve suçun hukuka aykırılık unsurunu ortadan kaldırarak, fiili hukuka uygun hale getiren hallere hukuka uygunluk nedenleri denilmektedir. Bazı durumlarda failler hukuka uygunluk  nedeni altında gerçekleştirdikleri hareketlerde aşırılığa kaçabilmektedirler. Doğal olarak failler, bu aşırılıkları karşısında yaptırıma maruz kalacaklardır. Esasen çalışmamızda bu konu üzerinde de durulacak ve hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılması halinde cezalandırmanın ne şekilde olacağı konusu ele alınacaktır.

Ceza sorumluluğunu  kaldıran  nedenlerde sınırın aşılması yeni TCK’nın 27 ncimaddesinin birinci fıkrasında düzenlenmiştir. Malum olduğu üzere, yeni TCK’nın sisteminde ceza sorumluluğunu kaldıran nedenler ana başlığı altında kusurluluğu ortadan kaldıran nedenler ile hukuka uygunluk sebepleri mütalaa edilmektedir. [1]  

     765  sayılı  Türk  Ceza  Kanunu’nun 50 nci   maddesinde   düzenlenen sınırın aşılması, öğretide gerek düzenleniş şekli bakımından         gerekse yeterli açıklığa ve anlaşılırlığa sahip olmadığı gerekçesiyle eleştirilmişken; 5237  sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 27 nci maddesi ile konu ile ilgili eleştiriler dikkate alınmış ve  daha ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır.

 

Bu   anlamda   çalışmamızda   öncelikle   genel  olarak   “ceza   sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler”  ile “hukuka uygunluk nedenleri” üzerinde durulacak, daha sonra sınırın aşılması kavramı, sınırın aşılması kavramının hukuki niteliği ve sınırın aşılmasının şekilleri izah edilmeye çalışılacaktır. Ardından sınırın aşılmasının uygulama koşulları izah edilecek, son olarak meşru savunma bakımından özel bir sınırın aşılması hali olan TCK m. 27/2 üzerinde durulacaktır. Çalışmamızda mümkün olduğu kadar bahsedilen konuları örneklendirmek ve uygulamayı anlayabilmek için Yargıtay kararlarına müracaat edilmiş ve yeri geldikçe 765 sayılı TCK  m.50 ile 5237 sayılı TCK’nın m. 27’nin karşılaştırılması yapılmıştır.

 

Her   ne   kadar   çalışmamızın   konu   başlığı    “ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde  sınırın  aşılması”   olsa  da;   bu   ifadeden   anlaşılması gereken esasen hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılmasıdır.

 

II. KAVRAMLAR

 

A.     CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN VEYA AZALTAN NEDENLERİN GENEL OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ

 

“Ceza    Sorumluluğunu    Kaldıran    veya     Azaltan   Nedenler”  5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun  Birinci Kitap, İkinci Kısım, İkinci Bölümü altında 24 ila 34 üncü maddeleri arasında düzenlenmiştir.  Söz konusu bu başlık altında sırasıyla, “kanun hükmü ve amirin emrini icra (TCK m.24), “ meşru savunma ve zorunluluk hali (TCK m.25)”, “hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası ( TCK m. 26)”, “cebir ve şiddet, korkutma ve tehdit (TCK m. 28)”, “haksız tahrik (TCK m.29)”, “hata (TCK m. 30)”, “ yaş küçüklüğü (TCK m. 31)”, “ akıl hastalığı (TCK m. 32)”, “ sağır ve dilsizlik  (TCK m. 33)”, “ geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma (TCK m. 34)” hallerine yer verilmiştir.

 

  “Bu bölümde, kusurluluğa ilişkin olan ve aslen kusurluluğu kaldıran ya da azaltan sebepler olan cebir ve şiddet, korkutma ve tehdit, haksız tahrik, hata, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik, geçici nedenler, alkol ve uyuşturucu madde etkisinde olma durumları ile hukuka uygunluk nedenlerinin birlikte düzenlenmiş oldukları dikkati çekmektedir.”[2]

 

Esasen   kusurluluğu  kaldıran  veya  azaltan  nedenler   ile   hukuka   uygunluk nedenleri hukuki nitelikleri itibariyle birbirinden farklıdır. Bir nedenin hukuka uygunluk nedeni mi, yoksa kusurluluğu kaldıran veya azaltan bir neden mi, olduğu tespit etmek önemlidir. Zira suç teorisi açısından her iki kavramın anlamı da, sonuçları da farklıdır. Şöyle ki; gerçekleştirilen fiil hukuka uygun ise tüm hukuk dalları için de hukuka uygun kabul edilir. Örneğin; meşru müdafaa halinde iken adam öldüren kişiden ölenin yakınları tazminat isteyemezler. Fakat kusurluluğu kaldıran veya azaltan nedenler var ise, failin eylemi suç  vasfını korumakta; sadece ceza hukuku açısından kişiye ceza verilememektedir. Örneğin; zaruret halinde kaldığı için bir evin kapısını kırıp içine giren ve bu şekilde kendisini kovalayan yırtıcı hayvanların elinden kurtulan kişi, konut dokunulmazlığını ihlal ve zarar verme suçlarından ceza almayacaktır. Ancak kırdığı kapının bedelini talep halinde ödemek zorunda kalacaktır.[3]

 

Ayrıca  belirtmek  gerekir ki;  kusurluluğu  kaldıran  ve  azaltan nedenler suçun manevi unsuru olan kusurlulukla[4]; hukuka uygunluk nedenleri ise suçun hukuka aykırılık[5] [6] unsuru ile alâkalıdır. Kusurluluğu kaldıran veya azaltan nedenlerin bahis konusu olduğu durumlarda suçun unsurlarından tipiklik unsuru, maddi unsuru ve hukuka aykırılık unsuru mevcut kabul edilmektedir. Fakat faile etkisi altında bulunduğu tehdit, tahrik, cebir veya akıl hastalığı ve yaş küçüklüğü gibi sebeplerle kusur yüklenememekte ve “ Kusursuz suç ve ceza olmaz” temel prensibi gereğince ceza da verilememektedir. Buna karşın gerçekleştirilen fiilde hukuka uygunluk nedenlerinden birinin varlığı söz konusu ise, artık suçun oluşması için gerekli olan hukuka aykırılık unsurunun varlığından söz edilemez. Buna karşın, bir kimsenin işlediği fiilden dolayı cezalandırılabilmesi için bu fiilin hukuka aykırı olması gerekmektedir.  İşlenen fiilde hukuka uygunluk nedenlerinin mevcudiyeti halinde ise kişinin yaptığı eylemin hukuka aykırı olduğundan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin, kusurluluğu etkileyen bir sebep olarak akıl hastalığının mevcut olduğu hallerde fail hakkında güvenlik tedbirleri uygulanması mümkün olabilecektir. Ancak hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı halinde fail hakkında buna benzer yaptırımların uygulanması da mümkün olamayacaktır.[7]

           

Kısaca belirtmek gerekirse kusurluluğu etkileyen hallerle hukuka uygunluk nedenleri nitelik itibariyle birbirlerinden farklı olmalarına, farklı hukuki sonuçlar doğurmalarına ve aralarında mantıksal bir bağ olmamasına rağmen 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda aynı başlık altında düzenlenmişlerdir.[8] Bu durum kanunun sistematiği bakımından doğru olmamıştır. Çünkü hukuka uygunluk nedenleri, ceza sorumluluğunu veya kusurluluğu değil; hukuka aykırılığı önler ve ortadan kaldırır. Dolayısıyla fiilin hukuken meşru ve hukuka uygun bir fiil olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır.[9]

           

Kanunda bu şekilde bir düzenleme ile kusurluluğu etkileyen hallerle hukuka uygunluk nedenlerinin aynı başlık altında düzenlenmesinin nedeni, “ TBMM Adalet Komisyonu Tarafından Hazırlanan Türk Ceza Kanunu Tasarısına İlişkin Rapor” da açıklanmıştır.[10] Raporda  bu bölümde yer alan hükümlerin birçoğunun hukuki niteliklerinin tartışmalı olduğu; bu sebeple, doktrinde tartışmalı olan bir konuyla ilgili olarak bağlayıcı olunmak istenilmediği; dolayısıyla, kusurluluğu kaldıran ve azaltan nedenler ile hukuka uygunluk nedenlerinin aynı bölümde düzenlendiği ifade edilmiştir. Adalet Komisyonu’nun bu görüşü öğretide eleştirilmiştir. Çünkü burada yer alan hükümlerin hukuki nitelikleri esasen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer almasa da Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda belirtilmiştir. Gerçekten de, CMK m. 223’te, bu bölümde yer alan düzenlemelerden hangilerinin hukuka uygunluk nedeni hangilerinin de kusurluluğu ortadan kaldıran ve azaltan nedenler olduğu dolaylı da olsa belirtilmiştir. Örneğin akıl hastalığı gibi bir nedenin bulunması halinde sanık hakkında “kusurunun bulunmaması nedeni ile ceza verilmesine yer olmadığı” kararı verilecektir. (CMK m.223/3-a) Bu durumda akıl hastalığının kusurluluğu etkileyen hallerden olduğu bu madde ile  ifade edilmiş olmaktadır.  CMK m. 223/3-b’ de de benzer düzenlemeler mevcuttur. Bu anlamda raporda ifade edildiğinin aksine bu müeseselerin hukuki niteliğinin belirlenmesi öğretiye bırakılmamış; tam tersi bir şekilde CMK m. 223’te bu müeseselerin hukuki niteliği dolaylı da olsa ortaya konulmuştur. [11]

 

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere;  kusurluluğu etkileyen hallerle hukuka uygunluk nedenleri nitelik itibariyle birbirlerinden farklı olmalarına ve farklı hukuki sonuçlar doğurmalarına rağmen Kanunun sistematiğine uygun olmayan bir şekilde maalesef aynı başlık altında ifade edilmişlerdir.[12]

 

B.     HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİNİN GENEL OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Yapılan  fiilin  hukuka aykırı olmaması hukuka uygunluk olarak tanımlanmaktadır.

Bu bakımdan, kanunun yasaklayarak cezalandırdığı bir hareketin yapılmasına cevaz verilmesi durumuna / durumlarına  hukuka uygunluk nedeni / nedenleri denilir.[13] Bir başka deyişle hukuka uygunluk nedenleri(sebepleri)[14], esas itibariyle eylemden önce yada en geç eylem gerçekleştirilirken var olan ve eylemin hukuka uygun olarak doğmasına neden olan hallerdir.[15]

 

Hukuka uygunluk sebepleri genel sebepler olup, hukuka uygunluk veya aykırılık bir bütün teşkil etmektedir. Ceza hukukuna göre genel sebep olan şeyler diğer hukuk dalları açısından da geçerli kabul edilmektedir.  Bu durumda ceza hukuku alanında yer alan bir hukuka uygunluk sebebi diğer hukuk dalları içinde eylemin hukuka uygun kabul edilmesini gerektirmektedir.[16]  Bir başka ifade ile, hukuka uygunluk nedenlerinin kaynağı ceza hukuku veya yazılı hukuk  olmayıp; bir bütün olarak hukuk düzeninin kendisidir. Yani medeni hukuk, idare hukuku veya anayasa hukuku kendi alanı içinde belirli bir eylemi açıkça hukuka uygun sayarsa, ceza hukuku anlamında da söz konusu davranışın hukuka uygun olduğu kabul     edilir.[17] Ceza hukuku dışındaki hukuka uygunluk nedenlerinin ceza hukuku açısından da kabul edilebilmesinin kaynağı “hukuk düzeninin tekliği” ilkesidir. Hukuka uygunluk nedenleri öğretide genel olarak, ceza kanununda düzenlenen ve ceza kanununda düzenlenmeyen hukuka uygunluk nedenleri şeklinde tasnif edilmektedir. [18]

 

Burada belirtilmesi gereken bir husus ta; yukarıda belirtmiş olduğumuz hukuk düzeninin tekliği ilkesini tasdik edercesine  ceza kanunları hukuka uygunluk nedenlerinin tamamını düzenlememiştir. Bu durumun bir eksiklik olarak düşünülmesi de doğru değildir.  Zira toplum yaşamı içerisinde gelişen şartlara göre, yeni hukuka uygunluk nedenleri ortaya çıkabilir. Bu durumda bunlar herhangi bir zorlukla karşılaşmadan ceza hukukunda etkili olabilirler. Örneğin 765 sayılı TCK’da hakkın icrası ve mağdurun rızası hukuka uygunluk nedenlerine yer verilmemiş olduğu halde, dönemin uygulamasında bu durumlar hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmekteydi. [19]      

 

Hukuka uygunluk nedenleri genel olarak 5237 sayılı TCK’da 24 ila 26 ncı maddeler arasında düzenlenmiştir

           

TCK m. 24 ün birinci fıkrasında bir hukuka uygunluk nedeni olarak, görevin ifası, iki ilâ dördüncü fıkralarında ise, kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak hukuka aykırı ve fakat bağlayıcı emrin yerine getirilmesi düzenlenmiştir. Keza, 25 inci maddenin birinci fıkrasında, bir hukuka uygunluk nedeni olarak meşru savunmaya; ikinci fıkrasında ise, bir kusurluluğu ortadan kaldıran neden olarak zorunluluk haline ilişkin hüküm bulunmaktadır. Esasen zorunluluk hali, kişinin davranışlarını hukukun icaplarına göre yönlendirme yeteneğini azaltan ve hatta ortadan kaldıran bir etki meydana getirdiği için, kusurluluğu etkileyen bir nedendir. Bu itibarla zorunluluk haline ilişkin düzenleme yapılırken, bu halin varlığı dolayısıyla, duruma göre kusurunun olmaması nedeni ile faile ceza vermemek veya kusurunun azalmış olması nedeniyle indirilmiş cezaya hükmetmek hususunda mahkemeye takdir yetkisi tanımak gerekirken, yasa koyucu bilahare çeşitli suçlar bağlamında ayrıca zorunluluk hali hükümlerine yer vermiştir.[20] Örneğin: TCK m. 147 “ Hırsızlık suçunun ağır ve acil bir ihtiyacı karşılamak için işlenmesi halinde, olayın özelliğine göre, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.”

           

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, “zorunluluk hali”nin hukuki nitelik bakımından tartışılmasında fayda vardır. Bunun yanı sıra “hukuka aykırı fakat bağlayıcı emrin yerine getirilmesi” nin de hukuki niteliğinin tartışılması gerekmektedir. Tartışmanın sebebi ise CMK m.223 hükmünden kaynaklanmaktadır. Zira CMK m. 223/3-b’de, “Suçun hukuka aykırı fakat bağlayıcı emrin yerine getirilmesi suretiyle veya zorunluluk halinin etkisiyle işlenmiş olması halinde  sanık hakkında kusurunun bulunmaması nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığına karar verileceği” ifade edilmiştir.[21]

 

Çaresiz kalma, bir şeye mecbur olma anlamına gelen zorunluluk hali, failin bilerek meydana getirmediği bir tehlikeden kendisini veya başkasını kurtarmak zorunluluğu nedeniyle, tehlikeyi uzaklaştırmaya yetecek ölçüde bir eylemi gerçekleştirmesi halidir.[22] Zorunluluk hali Mülga 765 sayılı TCK (ETCK) m.49/3’te “Gerek nefsinin ve gerek başkasının vukuuna bilerek mahal vermediği ve başka türlü tahaffüz imkânı da olmadığı ağır ve muhakkak bir tehlikeden muhafaza etmek zaruretinin bahis olduğu mecburiyetle, işlenilen fiilerden dolayı faile ceza verilemez.” şeklinde düzenlenmişken; TCK m. 25/ 2’de; “Gerek kendisine gerekse başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka surette korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir  tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez” şeklinde düzenlenmiştir.[23]

 

“Zorunluluk hali ETCK’da bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmişti; buna karşın bu hal, yukarıda da açıklandığı üzere TCK’da ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler başlığı altında düzenlenmiştir. Ayrıca TCK m. 25’in gerekçesinde yer alan; “Maddenin ikinci fıkrasında, kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak zorunluluk (zaruret, ıztırar) hali düzenlenmiştir….” şeklindeki ifade ve yine CMK m. 223/3-b’de zorunluluk haline, hukuka aykırılığı değil, kusurluluğu ortadan kaldıran bir etki tanınmış olması karşısında TCK döneminde zorunluluk halinin bir hukuka uygunluk nedeni olarak değil; kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak kabul edilmesi gerektiği söylenebilir.”[24] Tüm bu verilere karşın zorunluluk hali, daha önce de ifade ettiğimiz üzere bir hukuka uygunluk nedeni olduğundan şüphe olmayan meşru savunma ile aynı kanun maddesinde kaleme alınmıştır. Hukuki nitelikleri itibariyle birbirinden farklı olan bu iki kurumun aynı bölüm bir yana, aynı madde içerisinde düzenlenmesi de, zorunluluk halinin hukuki niteliği konusunu daha da belirsizleştirmektedir.[25]

           

5237 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi ile zorunluluk halinin hukuki niteliği konusunda öğretide farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım yazarlar tarafından zorunluluk hali bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilirken,[26] bir kısım tarafından kusurluluğu etkileyen bir neden olarak ele alınmaktadır.[27] Buna karşılık, zorunluluk halinin hukuki niteliğini somut olayın özelliğine göre belirlenmesi gerektiği görüşünde olanlar da bulunmaktadır.[28] “Yargıtay ise vermiş olduğu bir kararda zorunluluk halinin, bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir.[29] Yargıtay bu sonuca CMK m. 223/3-b’de yer alan düzenlemeyi esas almak suretiyle ulaşmıştır.[30]

 

TCK m. 25/2’de yer alan zorunluluk halinin kusurluluğu etkileyen bir neden olduğu, zira madde gerekçesinde “ kusurluluğu kaldıran bir neden olarak zorunluluk halinden” söz edildiği iddia edilebilirse de; kanun metnine dahil olmayan bu ifadenin ancak bir yorum aracı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.[31]

 

Kanaatimizce  CMK m. 223/3-b hükmü değerlendirildiğinde zorunluluk halinin kusurluluğa etkileyen, yerine göre kusurluluğu ortadan kaldıran bir özelliğe sahip olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Zira zorunluluk durumunun söz konusu olduğu yargılamalarda hakim; CMK m. 223/3-b hükmü gereğince sanığın kusurunun bulunmaması nedeni ile ceza verilmesine yer olmadığına karar verebilecektir.[32]

 

  “TCK m. 24 / de düzenlenen yetkili merciin emrini ifa bakımından da aynı tartışma söz konusu olmakla birlikte, burada durum biraz daha farklıdır. Amirin emrinin, emri ifa etmek zorunda olan kişilerin iradesi üzerinde etkili olması kusuru kaldıran bir sebep olarak kabulünü sonuçlayabilir. Kaldı ki, hukuka aykırı belli koşullar altında emrin yerine getirilmesi halinde emri veren sorumlu olmaya devam ettiğine göre fiil, hukuka aykırı kalmaya devam eder. Bu nedenle amirin emri, bir tür kusuru kaldıran hal niteliği taşımaktadır.”[33]

 

Netice olarak söylenebilir ki; yeni TCK’da hukuka uygunluk nedenleri dört ana grupta toplanmıştır.  Bunlar;

            1)Hakkın kullanılması ( m. 26 /1),

            2)Kanunun hükmünü yerine getirme (m. 24 / 1),

            3)Meşru savunma (m. 25 / 1),

            4)İlgilinin rızası ( m. 26 /2),   hukuka uygunluk nedenleridir.[34]

 

C.     SINIRIN AŞILMASI 

 

1.      Genel Olarak

 

Hukuka    uygunluk     nedenleri    açısından    temel kural    “orantılılık”,    bir  başka söyleyişle “ölçülülük”tür. Eylem kendisini hukuka uygun kılan gerekçelerle ölçülü olmalıdır. Sınırın aşılması, hukuka uygun eylemin ölçülü olmaması nedeni ile, hukuka uygunluk nedeninden faydalanamamasıdır. [35] Örneğin bir saldırıya karşı gerekli olanın ötesinde araçlarla kendini savunan kişinin sınırı aştığı söylenebilir.[36] YCGK’nın 26.02.2008 tarih ve 2007/1-281 E. ; 2008 / 37 K. sayılı kararında da ifade edildiği üzere “Savunmanın meşru müdafaa koşullarında başladığı, fakat ölçülülük ilkesinin ihlal edilmesi nedeni ile meşru müdafaanın kabul edilmediği durumlarda “sınırın aşılmasından”  bahsedilebilir.”[37]

 

Hukuka     uygunluk    nedenlerinde    sınırın   aşılması  TCK   m.  27’de “(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.

(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.” şeklinde düzenlenmiştir.

 

765 sayılı ETCK’da ise hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılması m. 50’de “49 uncu maddede yazılı fillerden birini icra ederken kanunun veya salahiyettar makamın veya zaruretin tayin ettiği hududu tecavüz edenler cürüm ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasını müstelzim ise sekiz seneden aşağı olmamak üzere hapis ve müebbed ağır hapis cezasını müstelzim olduğu takdirde altı seneden on beş seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Sair hallerde asıl suça müretteb ceza altıda birinden eksik ve yarısından ziyade olmamak üzere indirilir ve ağır hapis hapse tahvil olunur ve amme hizmetlerinden müebbed memnuiyet cezası yerine muvakkat memnuiyet cezası verilir” şeklinde düzenlenmişti.  50 nci maddede ki sınırın aşılması hükmü, TCK’da yer almayan hakkın icrası ve mağdurun rızası hukuka uygunluk sebeplerinde sınırın aşılmasını kapsamadığı için eleştirilmekte idi. 5237 sayılı TCK’da bu eksiklik giderilmiş m. 26’da hakkın icrası ve mağdurun rızası düzenlenmiş  ve m. 27/1’de sınırın aşılması, olması gerektiği şekilde bunlar yönünden de kapsama alınmıştır.[38]  Ancak  m. 27 nin düzenlemesinin hatalı olduğunu ve kanunun düzenlemesinin maksadını aştığını iddia edenlerde mevcuttur.[39]

 

2.       Hukuki Niteliği

 

Bir hukuka uygunluk sebebinin şartlarının  mevcut  olmasına rağmen, fail içerisine Sürüklendiği şaşkınlık, korku veya panik gibi psikolojik bir durumun sonucunda; aracın seçimi veya kullanılış tarzı, oran yada zamanla ilgili olarak sınırı aşmış olabilir. Burada, fiil hukuka aykırı olmasına rağmen, failin etkisinde bulunduğu heyecan durumu nedeni ile ona kusur isnadı yapılamaz. Yani, fail kusursuz olması nedeni ile sorumlu tutulamaz. Failin içinde bulunduğu psikolojik durum ona kusur isnadını engellemektedir. Zira burada fail, davranışlarını hukuk kurallarının gereklerine uydurabilme yetisinden tamamen veya kısmen yoksun durumdadır.[40]

                 

Sınırın  taksirle   aşılmasının  hukuki esasını ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Zira burada  failin   sınırı  aşmada  taksir şeklinde  bir  kusuru  bulunmakta ve sorumluluğu da bu kusuruna dayanmaktadır.[41]

 

                  Yukarıda ki açıklamalarımız ışığında “sınırın aşılmasının hukuki niteliğini TCK m.27’nin 1 ve 2 nci fıkraları bakımından ayrı ayrı irdelemek gerekmektedir. 27 nci maddenin 1 inci fıkrasında sınırın kast olmaksızın aşılması hali düzenlenmiştir. Failde hukuka uygunluk nedeninin sınırında bir yanılgı olmuştur. Buna karşın maddenin 2 nci fıkrasında mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ötürü failin meşru savunmada sınırı aşması düzenlenmiş ve böyle bir durumda faile ceza verilmeye belirtilmiştir. Bu fıkradaki düzenleme suçun manevi unsuru olan “kusurluluk” ile ilgilidir.  Zira fail burada, gerçekleştirdiği hareketin haksız olduğunun bilincindedir. Ancak faile, içinde bulunduğu heyecan, korku ve telaştan ötürü kusur isnat edilememektedir.”[42]

 

                        YCGK’nın da bir kararında belirttiği üzere sınırın aşılması bir hukuka uygunluk nedeni değildir. TCK m. 27/1 “kusurluluğu azaltan”, m.27/2 ise “kusurluluğu ortadan kaldıran” nedenlerden bir tanesidir.[43]

 

                        Burada son olarak belirtilmesinde fayda olan bir husus da hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılması ile haksız tahrik hükümlerinin bir arada uygulanamayacağıdır.[44]

 

3.      Sınırın Aşılmasının Şekilleri

 

a.      Intensiv (Oranda-Araçta) Sınırın Aşılması

 

Araçta ya da oranda  sınırın  aşılması durumu, kişiye yapılan hukuka aykırı bir saldırı esnasında, yapılan savunma hareketinin saldırıya göre aşırı olmasını ifade etmektedir. [45] Savunma hareketinin yapılan saldırıya nispetle ölçüsüz olma durumu söz konusudur.  Örneğin kendisine karşı sopa ile saldıran bir kişiyi havaya ateş açarak korkutup kaçırma imkanı olan bir kişinin saldırganı silahla vurması gibi.

 

                        “Hukuka uygunluk nedenlerinin maddi koşullarında yanılma ile bunların sınırının aşılması bazı noktalarda birbirine yaklaşmaktadır. Hukuka aykırı bir saldırı ile karşılaşan, fakat bu saldırının boyutunu gerçekte olduğundan daha ağır sanan ve bunun sonucu da aşırı şiddet kullanarak meşru savunmanın sınırını aşan fail örneğinde olduğu gibi.”[46]

 

b.      Extensiv (Zamanda) Sınırın Aşılması

 

 

Hukuka   uygunluk  nedenlerinde zaman sınırının aşılması ifadesinden, yapılan saldırının bitmesinden sonra savunma yapılmasıdır. Bir başka ifade ile, burada saldırıya engel olan değil, sanki saldırganı cezalandıran bir fiil vardır.  Örneğin failin saldırganı bir iki kurşunla yaralamak suretiyle etkisiz hale getirmiş olmasına rağmen, ateş etmeye devam ederek saldırganı öldürmesinde olduğu gibi.[47]

 

Sınırın   zamanda   aşıldığı   hallerde,  hukuka  uygunluk  nedeni  artık  ortadan kalkmış durumdadır. Bu durumda aslen devam etmekte olan bir hukuka uygunluk nedeninin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla sınırın aşılmasından da bahsetmek mümkün olmayacaktır.[48] Aksi yöndeki görüşe göre ise, örneğin meşru savunmanın “oran” ve “zaman” olmak üzere iki sınırı bulunmakta ve bu iki sınırın aşılması da mümkün olabilmektedir. Sınırın aşılması burada, yeni bir saldırı olarak değil; savunmanın devamı ve sonucu olarak kabul edilmelidir.[49]

 

III. SINIRIN AŞILMASININ UYGULAMA ŞARTLARI

 

A.     BİR HUKUKA UYGUNLUK NEDENİNİN VARLIĞI

 

5237  sayılı yasanın 27/1 inci maddesinde sınırın aşılmasının ilk şartı olarak “ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerden birinin varlığı” aranmıştır. Tabi ki burada ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerden anlaşılması gereken, muhakkak ki hukuka uygunluk nedenleri olmalıdır. Zira akıl hastalığı veya yaş küçüklüğü gibi hallerde sınırın aşılmasından bahsetmek mümkün görünmemektedir.[50] Sınırın aşılması sadece hukuka uygunluk nedenleri açısından mevzu bahis olabilir; zira ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan diğer nedenlerin yapısı ve niteliği sınırı aşmaya elverişli değildir.[51]

 

                        Özetle , olayda hukuka uygunluk sebeplerinden birisi tüm koşulları ile mevcut değilse, burada sınırın aşılmasından bahsetmek mümkün olmayacaktır.[52] Örneğin, saldırı durmuş ve saldırgan kaçmaya başlamış veya saldırının tekrarı artık mümkün değilse, saldırıya uğrayanın yaptığı hareketler artık meşru savunma niteliğinde değildir.[53] Fakat burada, saldırganın gerçekleştirdiği saldırının failin üzerinde oluşturduğu gazap ve şiddetli elem esas alınmak suretiyle haksız tahrik hükümlerinin uygulanması mümkün olabilmektedir.[54]

 

                        “Failin hukuka uygunluk nedenlerinde yanılması başka bir ifade ile hataya düşmesi sonucunda sınırın aşılması durumunda TCK m 27/1 hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı da tartışmalıdır. Örneğin ortada bir saldırı olmamasına rağmen, var zannederek  savunmaya geçen failin eylemini TCK m. 27/1 kapsamında değerlendirmek mümkün müdür? Böyle bir durumda, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılmasının ilk koşulu olan bir hukuka uygunluk nedeninin tüm koşulları ile varlığından bahsetmek mümkün görünmemektedir. Ancak bu tip bir olayda hukuka uygunluk nedenlerinden hataya ilişkin TCK m. 30/3’ün uygulanması gündeme gelebilecektir. TCK m. 30 / 3’e göre; “Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.” İfadesini, yine “ hukuka uygunluk nedenleri” olarak anlamak gerekmektedir.”[55]

 

                        Ayrıca söz konusu maddenin gerekçesinde “ Hatanın kaçınılabilir olması durumunda ise, kişi işlediği fiilden dolayı sorumlu tutulacak ve fakat bu hata, temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak” denilmektedir. Ancak madde metninde bu anlamda bir açıklama mevcut değildir. Halbu ki böyle bir düzenlemenin  gerekçede değil, maddenin metninde olması daha doğru olacaktır.[56]

 

 

B.     FAİLİN HUKUKA UYGUNLUK  NEDENİNDE SINIRI AŞMASI

 

 

5237  sayılı    yasanın  27/1  inci   maddesinin  uygulanabilmesi  için gerekli bir diğer şart, failin  söz  konusu  hukuka  uygunluk nedeninde sınırı aşmış olmasıdır. İfade etmek gerekir ki, fail burada, hukuka uygunluk nedenlerinin maddi şartlarında sınırı aşmış olmaktadır. Örneğin ilgilinin rızasında, rıza kapsamı dışına çıkılmış olması gibi. Yukarıda “Sınırın aşılması şekilleri” başlığı altında araçta sınırın aşılmasından ve zamanda sınırın aşılmasından bahsetmiştik. 27 nci madde anlamında sınırın aşılmasından anlaşılması gereken, araçta yani ölçü bakımından sınırın aşılmış olmasıdır.[57]

 

 

Zira  zaman  yönünden  sınırın  aşılması  halinde,  aslen sınırı  aşılabilecek  bir hukuka uygunluk nedeninin varlığından söz etmek mümkün değildir.[58] Buna karşılık olarak, örneğin meşru savunmada saldırıya ilişkin şartlardan biri “ halen devam etmekte olan bir saldırının varlığı”dır. Ancak henüz hukuksal bir yararı ihlal etmemiş olmasına rağmen, ihlal edeceğine kesin gözüyle bakılan bir saldırı mevcut ise, söz konusu saldırı bakımından bu şart oluşmuş sayılır. Yada tekrarlanması kesin bir saldırı da, halen devam etmekte olan bir saldırı kapsamında değerlendirilmelidir. İşte fail böyle bir durumda sınırı aşmışsa artık burada sınırın zamanda aşıldığından bahsetmemek gerekmektedir. Bu gibi bir olayda diğer şartları da mevcut ise sınırın aşılması hükümlerinin tatbiki gerekir. Yargıtay’ın da benzer şekilde kararları mevcuttur. [59]

 

C.     SINIRIN TAKSİRLE AŞILMASI

 

 

Failin  sınırı  aşmasında  taksir  derecesinde bir kusuru varsa ve aşma nedeni ile kanununda düzenlenmiş taksirli bir suç ortaya çıkıyorsa, failin bu fiilden dolayı sorumluluğu olacaktır.[60] Bir başka deyişle eylemi gerçekleştiren kişi gerekli dikkati ve özeni göstermiş olsaydı, hukuka uygunluk nedenlerinin sınırı aşılmayacaktı denilebildiği durumlarda, sınırın taksirle aşılması söz konusu olmaktadır.[61]

 

 

ETCK ‘da   sınırın   aşılmasının  düzenlenmiş  olduğu  m. 50’de  bu  yönde  bir açıklık mevcut değildi. Maddede,  hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılması halinin taksirli ya da kasten olması gerektiği yönünde bir ayrım yapılmamıştı. Fakat öğretide kabul gören görüş, sınırın aşılmasının ancak taksirle mümkün olabileceği yönündeydi. Aksi durumda, sınırın kasten aşılması halinde ortada kasten işlenmiş bir suçun söz konusu olacağı ifade edilmekteydi.[62] Bu dönemdeki Yargıtay uygulamasına bakıldığında, sınırın aşılmasının kasten mi yoksa taksirle mi olduğunun dikkate alınmadığı ve sınır kasten aşılsa dahi 50 nci madde hükümlerinin uygulandığı görülmektedir.[63]  Ancak Yargıtay’ın Haziran 2005 sonrasındaki kararlarına bakıldığında, artık sınırın kasten aşıldığı durumlarda m. 27/1 uygulanmadığı dikkat çekmektedir.[64]

 

5237    sayılı   TCK   m. 27/1’ de   sınırın   kast olmaksızın,  sadece    taksirleaşılabileceği düzenlemesi net bir şekilde yapılmıştır. Belirtilen nedenle öğretide bir kısım yazarlarca yapıldığı üzere,[65] sınırın aşılması konusunun artık “ sınırın taksirle aşılması” ve “sınırın kasten aşılması” olarak farklı başlıklar altında tasnif edilmesine kanaatimizce gerek kalmamıştır. Zira 27 nci maddedeki düzenleme bu konudaki tartışmalara son verecek şekilde açık bir düzenlemeye tabidir.

 

                        Yukarıda da belirttiğimiz üzere sınırın kasten aşılması halinde artık m. 27/1 anlamında hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşıldığından bahsedilmesi mümkün değildir. Bu durumda kasten işlenmiş bir suç söz konusu olmaktadır.  Ancak böyle bir halde dahi, fail hakkında olayın özellikleri göz önüne alınmak suretiyle haksız tahrik hükümlerinin uygulanması mümkün olabilmektedir. [66]

 

                        Yine hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın taksirle aşılmış olması durumunda da faile ceza verilebilmesi için, o fiilin taksirle işlenmesi durumun da kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekmektedir. Sınırın aşılması suretiyle işlenen, ancak kasten işlendiği durumda faili cezalandırılabilen bir fiil mevcut ise, bu takdirde fail hakkında yine hukuka uygunluk nedeninin varlığı kabul edilecek ve faile ceza verilmeyecektir. Örneğin, CMK. 119 maddesi gereğince, hakim kararında veya C. Savcısının yazılı emrinde belirtilen işyerinde arama yapılması gerekirken, kolluk görevlileri tarafından gerekli dikkat ve özen gösterilmeyerek kişinin işyerinin bitişiğindeki konutunda  da arama yapılması halinde, hukuka uygunluk nedeninin sınırı taksirle aşılmış olup;bu durumda konut dokunulmazlığının ihlali ( m.116) suçları ancak kasten işlenen suçlardan olduğundan, hukuka uygunluk nedeninin sınırını kasten değil de taksirle aşmış bulunan kolluk görevlileri hakkında ceza verilmesi yoluna gidilemeyecektir.[67]

 

                        Sınırın taksirle aşıldığı durumlarda; sınırın aşılmasının hangi ölçüye göre değerlendirileceği hususunda ise  TCK m. 27 /1  açısından; hakimin, failin savunmada seçtiği araç ve seçilen aracın kullanılmasındaki ölçü gibi objektif ölçülere göre bir karar vermesi gerekirken;  TCK m. 27 / 2 bakımından  ise  failin  içinde  bulunduğu  ruh hali veya psikolojik durum gibi sübjektif ölçülerin hakim tarafından göz önünde bulundurulması gerekmektedir.[68]

 

IV.  MEŞRU SAVUNMADA SINIRIN AŞILMASI

 

             Bir hukuka uygunluk  sebebi olan meşru müdafaanın koşullarının aslında mevcut olmasına rağmen, saldırıya uğrayan kişinin, kendisine yapılan saldırıyı bertaraf edecek ölçünün  üzerinde bir kuvvet kullanması halinde TCK. m. 27/2 anlamında sınırın aşıldığından bahsedilebilir. Bu halde, “savunmanın ölçüsünde sınırın aşılması” söz konusu olmakta birlikte fail tarafından kendisini savunmak için gerçekleştirilen fiil, yapılan saldırı karşısında çok ağır da olabilmektedir.[69]

 

            Bu durumda fail, şaşkınlık, korku veya panik  gibi etkin bir heyecan içerisinde hareket etmektedir. Böyle bir ruhi karışıklık içerisinde hareket eden failin, kusur yeteneğine sahip olamayacağı ve dolayısıyla da kendisine kusur isnat edilemeyeceği için cezalandırılmaması gerektiği kabul edilmektedir.[70] Gerçekten CMK m.223/3-c’de de; meşru savunma da, sınırın heyecan, korku, ve telaş  sebebi ile aşılması durumu, kusurluluğu kaldıran bir hal olarak kabul edilmiş ve bu sebeple sanık hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararına hükmedilebileceği ifade edilmiştir.  Burada artık failin hareketinin taksirle veya kasten olup olmadığına bakılmasına gerek bulunmamaktadır. Fail sınırı maruz görülebilecek heyecan, korku ve telaş  nedeni ile aşmış bulunuyorsa, fiil kasten gerçekleştirilmiş olsa dahi m. 27/2’nin uygulanması mümkün olabilmektedir.[71]

           

            27 nci maddenin ikinci fıkrasına göre, meşru müdafaa da sınırın aşılmasının içine düşülen “ heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş” olması durumunda, kişiden hukukun gereklerine uygun davranması beklenemez. Maruz kaldığı saldırı nedeni ile kişinin içine düştüğü korku, telaş ve şaşkınlık nedeni ile davranışlarını yönlendirebilme yeteneği artık ortadan kalkmış durumdadır.[72]

           

            Burada sınırın “maruz görülebilecek” bir heyecan, korku ve telaşla aşılması gerekmekte olup; somut olay bakımından mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaşın varlığı tespit edilirken hakim, saldırıya uğrayan ve o anda ruhi hali değişen kişinin psikolojik durumunu göz önüne almak ve mümkün olduğunca kendini failin yerine koymak durumundadır. [73] Yargıtay’ında bir kararında belirtildiği üzere “…..belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira, kişi sırf maruz kaldığı saldırının tesiriyle `heyecan, korku ve paniğe` kapılarak meşru müdafaanın sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık; sırf saldırının etkisiyle değil de, ( velev ki saldırıdan kaynaklanmış olsa dahi ) öfke ve gazap gibi nedenlerle sınırı aştığında ise aynı korumadan faydalanamayacaktır. Başka bir deyişle, sınırın aşılması konusunda failin o anda içinde bulunduğu ruh halini adil bir tarzda göz önünde tutmak lazımdır. Yani, failin niyeti, fiilin icra tarzına ve ruh haline göre ciddi bir saldırının def'inden ziyade, kin duygusunu tatmine yönelik ise `meşru savunmanın` sınırlarını aşma değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilir.”[74] Özetle burada yapılması gereken değerlendirme m. 27/1’in aksine sübjektif bir değerlendirme olmalıdır.

 

                        765 sayılı TCK m. 50’de ise bu duruma ilişkin bir düzenlemeye yer verilmiş değildi. Ancak öğretide böyle bir durumda failin cezalandırılamayacağı kabul edilmekle beraber, farklı gerekçeler ileri sürülmekte idi. Bir görüşe göre, failin sınırı mücbir sebeple aştığı bu gibi durumlarda failin hukuka uygunluk sebeplerinden tam olarak faydalanacağı, sınırın aşılmasına ilişkin hükümlerin uygulanamayacağı, çünkü bu halde fiilin artık hukuka uygun hale gelmiş olacağı ifade edilmekteydi.[75] Diğer bir görüşe göre ise, burada fiilin hukuka uygun hale gelmesinin söz konusu olamayacağı, fiilin halâ hukuka aykırılık halinin devam ettiği, ancak failin içinde bulunduğu yoğun psikolojik karışıklık sebebi ile kendisine kusur isnat edilemediğinden cezalandırılamayacağı belirtilmektedir.[76] TCK ve CMK’nın sistematiğinin ikinci görüşe itibar edilerek düzenlendiği söylenebilir.[77]

                       

                        2001 tarihli TCK Tasarısı’nın 30/2 maddesinde “ Sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.” şeklinde bir düzenleme ile bütün hukuka uygunluk nedenleri açısından bu şekilde bir düzenleme düşünülmüştü. Ancak TCK m. 27 / 2’de sadece meşru savunma bakımından bu yönde bir düzenlemeye gidilmiştir. Madde gerekçesinde Hükümet Tasarısı’nda bu düzenlemenin bütün hukukla uygunluk nedenlerini kapsayacak şekilde düzenlendiği; oysa heyecan, korku veya telaşın ancak meşru savunma halinde söz konusu olabileceği, bu nedenle madde kapsamının bu şekilde daraltıldığı belirtilmiştir. Ancak maddenin bu şekilde daraltılması, bir kısım yazarlar tarafından eleştirilmiş ve failin ruhsal durumu gözetildiğine göre, bu durumun sadece meşru savunma bakımından değil, tüm hukuka  uygunluk nedenleri bakımından da uygulanması gerektiği ifade edilmiştir. [78]

                       

                        Yine üçüncü kişi lehine olmak üzere meşru savunma halindeki fail hakkında da TCK m. 27/2 nin uygulanması olanaklı olup, bu anlamda Yargıtay 1. C .D.’nin 09.04.2007 tarih ve 2005 / 4811 E. , 2007 / 2535 K. sayılı kararında da“Zaruretin tayin ettiği hududu tecavüz etmek suretiyle kasten adam öldürmekten ve izinsiz silah taşımaktan yargılanan sanığın, kardeşine 2- 3 metre mesafeden, birden çok ateş eden ve halen silahlı saldırısına devam eden maktule, meşru savunma koşulları içerisinde hareket edip mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaştan dolayı on kez ateş etmesi şeklindeki eyleminin meşru savunma sınırını aştığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı TCK'nın 27/2. maddesi uyarınca sanığa ceza verilmemesi gerekir.”[79] ifadelerine yer verilmiş olup, üçüncü kişi lehine meşru savunma halindeki faile de TCK m. 27 / 2’nin uygulanabileceği belirtilmiştir.    

 

V. SONUÇ

            Esasen   gerek   hukuki   nitelikleri   ve   gerekse  doğurdukları hukuki sonuçlar açısından  birbirinden  farklı  olan  kusurluluğu  etkileyen   nedenler   ve   hukuka   uygunluk nedenleri hukuk sistematiğine aykırı bir şekilde Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kısmının İkinci Bölümü’nün “ Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler”  başlığını taşıyan 24-34. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Belirtilen düzenlemenin “Hukuka Uygunluk Nedenleri” ve “Kusurluluğu Etkileyen Nedenler” başlıkları ile iki ayrı bölüm olarak düzenlenmesi sistematik açıdan daha doğru olacaktır.

 

            ETCK döneminde bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilen zorunluluk halinin hukuki niteliği; gerek yeniden düzenlendiği 5237 sayılı TCK m. 25/2’deki ifade tarzı nedeni ile   gerekse 5271 sayılı CMK’nın 223 üncü maddesi hükmü nedeni ile tartışmalı hale gelmiştir.  Zorunluluk hali, TCK’da bir hukuka uygunluk nedeni olan meşru savunma ile aynı maddede düzenlenmiş olmasına rağmen, madde gerekçesinde zorunluluk halinin kusurluluğu kaldıran bir neden olduğundan bahsedilmiştir. Bu durumu tartışmalı hale getiren sadece madde gerekçesi değildir.  CMK’nın 223 üncü maddesinde yer alan ve suçun zorunluluk halinin etkisi ile işlenmesi halinde sanık hakkında kusurunun bulunmaması nedeni ile ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği şeklindeki düzenleme zorunluluk halinin hukuki niteliğini tartışmalı hale getiren başlıca nedendir. Kanaatimizce CMK 223/3-b hükmü karşısında zorunluluk halinin kusurluluğu  etkileyen nedenlerden biri olduğunun kabulü gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da güncel bir kararında zorunluluk halinin hukuka uygunluk nedenlerinden biri olmadığı yönünde karar vermiştir. Ancak kanundaki belirsizliğin giderilmesi anlamında bir düzenleme yapılaması en  uygun yol olarak görünmektedir.

 

            Hukuka   uygunluk   nedenlerinde   sınırın  aşılması  denildiğinde; artık bundan anlaşılması gereken oranda / araçta sınırın aşılmasıdır. Öğretide zamanda sınırın aşılması olarak ifade edilen haller, saldırının bitmesinden sonra savunma yapılması olarak belirtildiği ve artık burada devam eden bir saldırının varlığından bahsedilmediği için; bu hallerin TCK m. 27/1 anlamında sınırın aşılması olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bu yönde Yargıtay kararları da bulunmaktadır.

 

            5237 sayılı TCK’nın 27 nci maddesinde; 765 sayılı TCK’nın aksine hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın ancak taksirle aşılabileceği açık olarak ifade edilmiştir. Artık sınırın kasten aşıldığı durumlarda 27 nci madde hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Bu durumda kasten işlenmiş bir suç söz konusu olmaktadır.  Ancak böyle bir halde dahi, fail hakkında olayın özellikleri göz önüne alınmak suretiyle haksız tahrik hükümlerinin uygulanması mümkün olabilecektir.

 

             Sınırın aşılmasını düzenleyen TCK m. 27’de düzenlenen hususların bir olayda gerçekleşip  gerçekleşmediğinin tespit edilmesi için;  TCK m. 27 /1  açısından; hakimin, failin savunmada seçtiği araç ve seçilen aracın kullanılmasındaki ölçü gibi objektif ölçülere göre bir karar vermesi gerekmekte;  TCK m. 27 / 2 bakımından ise failin içinde bulunduğu ruh hali veya psikolojik durum gibi sübjektif ölçülerin hakim tarafından göz önünde bulundurulması gerekmektedir

 

765  sayılı  TCK’ da  bulunmayan   özel   bir sınırın  aşılması  hali  5237  sayılı TCK’ nın  27/2 maddesi ile düzenlenmiştir. Fail içinde  bulunduğu heyecan, korku veya telaş nedeni ile içinde bulunduğu psikolojik durum içinde sınırı aşmış ise fiil, haksızlığını korumaya devam ettirmekte, ancak faile içinde bulunduğu bu ruhi sıkıntı nedeni ile kusur isnat edilememektedir. Ancak burada sınırın mazur görülebilecek bir oranda aşılması gerekmektedir. Söz konusu madde hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için geçerli olması nedeni ile öğretide eleştirilmekte, diğer hukuka uygunluk nedenleri yönünden de heyecan, korku ve panikle sınırın aşılabileceği ifade edilmektedir. Son olarak  belirtmek gerekir ki, 27 inci maddenin 2 inci fıkrasının aksine, 1 inci fıkra hükmü tüm hukuka uygunluk nedenleri açısından uygulama kabiliyetini haizdir.  

 

    Av. Süleyman ÖNEL

   TEİAŞ Hukuk Müşavirliği

   suleyman.onel@teias.gov.tr

 

 

                                               YARARLANILAN KAYNAKLAR

 

                                                                     

CENTEL  Nur- ZAFER  Hamide- ÇAKMUT   Özlem:  Türk  Ceza  Hukukuna   Giriş, Beta

Basım Yayım Dağıtım A.Ş, Ekim 2006.

 

DEMİRBAŞ Timur :  Ceza Hukuku Genel Hükümler; Seçkin Yayıncılık, Ankara 2009.

 

GÜLCÜ   Mustafa :  “Özel  Güvenlik   Görevlileri,  Hukuka   Uygunluk   Nedenleri   ve    Zor   

 Kullanma”, http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/36/web/ceza_hukuku/mustafagulcu .htm ( Erişim: 25.11.2009).

 

HAKERİ Hakan :  Ceza Hukuku Genel Hükümler, 6. Bası, Ankara 2007.

 

HAFIZOĞULLARI Zeki : “Hukuka Uygunluk Nedenleri”, http://www.abchukuk.com /cezahukuku /hukuka-uygunluk.html ( Erişim: 25.11.2009).

 

HAFIZOĞULLARI Zeki : “Kusurluluğu Kaldıran Bir Neden Olarak Ceza Hukukunda İstenemezlik (Nichtzumutbarkeit/L’inesigibilita)”, http://www.zekihafizogullari.com /Makaleler/istenemezlik.pdf( Erişim : 05.12.2009).

 

İNCİ Z. Özen :  “5237 Sayılı Türk Ceza Kanununa Göre Ceza Sorumluluğunu Kaldıran Nedenlerde Sınırın Aşılması (TCK m.27)” , Terazi Aylık Hukuk Dergisi, Y:4, S: 37, Eylül 2009.

 

KATOĞLU Tuğrul : Ceza Hukukunda Hukuka Aykırılık, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2003.

 

KOCA Mahmut : “ YTCK’da Hukuka Uygunluk Sebepleri”, Ceza Hukuku Dergisi, Y: 1, S:1, Ekim 2006.

 

KOPARAN M. Reşat : “ Ceza Sorumluluğunu Kaldıran ve Azaltan Sebepler (24-34. Maddeler)” , www.ceza-bb.adalet.gov.tr/makale/194.doc (Erişim : 23.11.2009).

 

MAHMUTOĞLU Fatih S. : “5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda  Hukuka Uygunluk Nedenleri”, Hukuk ve Adalet Eleştirel Hukuk Dergisi, S. 5, Nisan 2005.

 

ÖNDER Ayhan : Ceza Hukuku Genel Hükümler II-III, İstanbul 1992.

 

ÖZGENÇ İzzet :  Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2009.

 

ÖZTÜRK Bahri:  Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri Hukuku, 3. Bası, Ankara 1994.

 

SOYASLAN Doğan :  Ceza Hukuku Genel Hükümler, Yetkin Yayınları, Ankara 1998.

 

TOROSLU Nevzat : Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Kasım 2006.

 

TURHAN Faruk : “Ceza Hukuku Genel Hükümler Ders Notları”,  hukuk.sdu.edu.tr/egitim/ cezahukukgh22009.rtf ( Erişim. 25.12.2009).



[1] ÖZGENÇ İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2009, s. 388.                      

[2] İNCİ Z. Özen, “5237 Sayılı Türk Ceza Kanununa Göre Ceza Sorumluluğunu Kaldıran Nedenlerde Sınırın Aşılması (TCK m.27)” , Terazi Aylık Hukuk Dergisi, Y:4, S: 37, Eylül 2009, s. 112.

[3] KOPARAN M. Reşat, “ Ceza Sorumluluğunu Kaldıran ve Azaltan Sebepler (24-34. Maddeler)” , “www.ceza-bb.adalet.gov.tr/makale/194.doc” s. 3, (23.11.2009)

[4] “Tipe uygun ve hukuka aykırı hareketin yapılmış olması failin sorumluluğu için yeterli değildir. Failin söz konusu hareketi kusurlu bir şekilde gerçekleştirmesi de gereklidir. İşte tamamen failin sübjektif durumuyla ilgili bu unsura “kusurluluk”, “manevi unsur”, sübjektif unsur” gibi isimlerin verildiği görülmektedir.  Ceza hukuku tarihinde kusurun unsur olarak kabul edilmesi Roma Hukuku’nun son dönemlerine rastlar. Gerçekten de, Roma Ceza Hukuku’nun ilk dönemlerinde ve Cermen hukukunda neticeye dayanan objektif sorumluluk geçerli idi. Romalılar’da da Cumhuriyet dönemi sonlarında, kusur kavramının kabul edildiği görülmektedir. Daha sonraları Glossatör ve Postglossatörler’in Alman Hukuku’nu etkilemeleri sonucu, kusur kavramı Alman Ceza Hukuku’na geçti. Nitekim Alman müşterek ceza hukukunun temelini oluşturan ve üçyüz yıl boyunca tüm Avrupa hukukunu etkileyen 1532 tarihli Carolina, “kast” ve “taksir” ayrımına yer vermişti. Aydınlanma dönemi ile  birlikte, “kusursuz sorumluluk olmaz” ilkesi, tüm Avrupa kanunlarında yer aldı. Çağımız ceza hukuku da “ kusur” esasına dayanmaktadır.” DEMİRBAŞ Timur, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2009, s. 317. 

[5] “Hukuka Aykırılık : İşlenen fiilin hukuk düzenince tecviz edilmediğinin, mübah sayılmadığının bir ifadesidir.”  ÖZGENÇ, age., s.276. ; ÖZTÜRK Bahri; Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri Hukuku, Ankara 1994, s. 165.

[6]  Katoğlu, hukuka aykırılığın, suçun bir unsuru olmadığı görüşündedir. Ancak, yazar, suçun yapısına ilişkin açıklamalar çerçevesinde hukuka aykırılığın  nasıl ele alınması gerektiği konusunda da bir açıklamada bulunmamaktadır. Bkz. KATOĞLU Tuğrul, Ceza Hukukunda Hukuka Aykırılık, Ankara 2003, s.147-160.

[7] İNCİ, agm., s.113. ; DEMİRBAŞ, age., s. 254. ;  KOCA Mahmut, “ YTCK’da Hukuka Uygunluk Sebepleri”, Ceza Hukuku Dergisi, Y: 1, S:1, Ekim 2006, s.120.

[8] HAFIZOĞULLARI Zeki, “Hukuka Uygunluk Nedenleri”, “http://www.abchukuk.com/cezahukuku/hukuka-uygunluk.html” ( 25.11.2009)

[9] TOROSLU Nevzat, Ceza Hukuku Genel Kısım, Kasım 2006, s. 135. ; KOCA, agm., s. 120.; KOPARAN M. Reşat, agm.  s. 3.

[10] KOCA, agm. , s. 120 vd.

[11] Bu yönde görüş için bkz. KOCA, s. 120.

[12] Koparan;  Yeni Ceza Kanunumuzun mimarlarında olan Sayın İzzet Özgenç’in , alt komisyondaki müzakereler sırasında siyasilerin kendilerine karşı başlangıçta güvensizlik gösterdiklerini, bu güvensizlik sebebiyle ilk 34 maddedeki düzenlemelere fazla müdahale edemediklerini, 35.maddeden itibaren (oluşan güvene bağlı) ise istedikleri müdahaleleri gerçekleştirdiklerini eğitim seminerleri sırasında belirttiğini ifade etmektedir. Bkz. KOPARAN; agm.,s.3. ;  “ Özgenç, TCK’ya ilişkin olarak TBMM Adalet Alt Komisyonu’nda yürütülen çalışmalar sırasında, bu bölümde “Hukuka Uygunluk Nedenleri” ve “Kusurluluğu Etkileyen Nedenler” olmak üzere iki başlık oluşturmak yönünde öneride bulunduklarını, ancak bu önerinin siyasi irade tarafından uygun bulunmadığını belirtmektedir.” ÖZGENÇ, age. , s.283.

[13] DEMİRBAŞ, age. , s. 253.

[14] Türk Hukukunda “hukuka uygunluk sebepleri” deyimini ilk kez Kunter’in kullandığı konusunda bkz. ÖNDER Ayhan, Ceza Hukuku Genel Hükümler II-III, İstanbul 1992, s.146-147

[15] MAHMUTOĞLU Fatih S., “5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda  Hukuka Uygunluk Nedenleri”, Hukuk ve Adalet Eleştirel Hukuk Dergisi, Nisan 2005, S. 5, s.43. ; KOPARAN, agm. , s. 3. ; İNCİ, agm., s. 115.

[16] SOYASLAN Doğan, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 1998, s. 378.

[17] GÜLCÜ Mustafa, “Özel Güvenlik Görevlileri, Hukuka Uygunluk Nedenleri ve Zor Kullanma”, “http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/36/web/ceza_hukuku/mustafa_gulcu.htm” (25.11.2009) ; İNCİ, agm. s.115.

[18] İNCİ, agm. , s. 115.

[19] DEMİRBAŞ, age., s. 253.

[20] ÖZGENÇ, age., s. 283-284.

[21] İNCİ, agm., s. 115.

[22] MAHMUTOĞLU, agm. s. 50.

[23] İNCİ, agm., s. 116.

[24] İNCİ, agm., s. 116.

[25] İNCİ, agm., s. 116.

[26] Bkz. TOROSLU, age. , s. 148 vd. ; DEMİRBAŞ, age. , s. 276, CENTEL Nur-ZAFER Hamide- ÇAKMUT Özlem,Türk Ceza Hukukuna Giriş, Ekim 2006, s. 312. 

[27] HAKERİ Hakan, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2007, s.290. ; MAHMUTOĞLU, agm., s. 50 vd.; HAFIZOĞULLARI Zeki, “Kusurluluğu Kaldıran Bir Neden Olarak Ceza Hukukunda İstenemezlik (Nichtzumutbarkeit/L’inesigibilita)”, http://www.zekihafizogullari.com/Makaleler/istenemezlik.pdf, s. 13-14.      ( 05.12.2009)

[28] DEMİRBAŞ, age. , s. 277.

[29] YCGK’nın 26.02.2008 tarih ve 2007/1-281 E. ; 2008 / 37 K. sayılı kararında “…Yeni sistemde, başlıca dört hukuka uygunluk nedeninden bahsedilmektedir. Bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, bu durumda fail hakkında beraat kararı verilmesi gerekecektir. Buna karşılık, `sınırın aşılması` bir hukuka uygunluk nedeni değil, 27. maddenin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde `beraat hükmü` değil, Yasanın 27/1. maddesine göre indirimli ceza veya Yasanın 27/2. maddesine göre ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmelidir. Bu husus, 5271 sayılı Yasanın 223. maddesinden de açıkça anlaşılmaktadır.  Şu halde, 27. maddenin 1. fıkrasının uygulanabilmesi için; öncelikle bir hukuka uygunluk nedeni söz konusu olmalıdır. Failin, hukuka uygunluk nedenine ilişkin koşulların sınırlarını `kast olmaksızın` aşması da ikinci koşuldur. Dolayısıyla, 765 sayılı Yasanın 50. maddesinden farklı olarak sınırın kasten aşılması halinde bu madde uygulanamayacaktır. Yine, 765 sayılı Yasadaki durumdan farklı olarak, 5237 sayılı Yasada hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmemiş olan `zorunluluk hali` için de bu maddenin uygulanma şansı bulunmamaktadır…” şeklindeki açıklama Yargıtay’ın zorunluluk halini bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul etmediğini açıkça ortaya koymaktadır.

[30]  Bkz. dipnot 29.

[31] DEMİRBAŞ, age., s. 277.

[32] İNCİ, agm., s. 118.

[33] İNCİ, agm., s. 118.

[34] ÖZGENÇ, age., s. 284. ; KOCA, agm. , s. 126 vd.

[35] MAHMUTOĞLU, agm. , s. 57. ; Bu yönde YCGK’nın 07.06.1982 tarih ve 1982/1-119 E. , 1982 / 268 K. sayılı ilamı için bkz.  Kazancı Bilişim-İçtihat Bilgi Bankası.

[36] İNCİ, agm., s. 119.

[37] Bkz. Kazancı Bilişim-İçtihat Bilgi Bankası.

[38] DEMİRBAŞ, age. , s. 308-309.  ; TURHAN Faruk, “Ceza Hukuku Genel Hükümler Ders Notları” hukuk.sdu.edu.tr/egitim/cezahukukgh22009.rtf , s. 10.  ( 25.12.2009)

[39] “Kanun, 27. maddede “ sınırın aşılması” madde başlığı altında  “ Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılmasını “ düzenlemiş bulunmaktadır. Bu demektir ki, kanun, hukuka uygunluk nedenleri yanında, ayrıca kusurluluğu kaldıran nedenlerde, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenlerde ve cezalandırılabilme şartında da, nasıl oluyorsa sınırın aşılmasını mümkün görmüştür. Oysa, sınırın aşılması, bazı zorunluluklardan ötürü çatışma konumunda kalan iki değerin varlığını gerektirmektedir. Böyle olunca, kusurluluğu kaldıran CK. m. 30 ) ve azaltan ( CK. m. 29 ) nedenlerde, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenlerde ( CK. m. 31,32, 33, vs .) ve özellikle suçun cezalandırılabilmesinin bir şartın gerçekleşmesine bağlanmış olduğu hallerde ( CK. m. 12/1) hangi sınırın nasıl aşılabilir olduğu anlamak kolay değildir. Böyle olunca, gerekçenin aksine,  “ Ceza Sorumluluğunu Kaldıran ve Azaltan Nedenler “ arasında,  sınırın aşılması, bunların istisnasız hepsinde değil, ama sadece hukuka uygunluk nedenlerinde mümkün olabilmektedir. Kanun maksadını aşmıştır. Ciddi bir mantıksızlığa düşülmek istenmiyorsa, kanun hükmü daraltılarak yorumlanmalıdır.
Öte yandan, Kanun,  256. maddede, zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi  hakkında, genel hüküm olan 27. maddeye bir istisna getirmiş, “ Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması “ halinde  “ kasten yaralama suçuna ilişkin hükümlerin uygulanmasını öngörmüştür. Bu düzenleme  hukuka aykırıdır. Bir kere kamu görevlisinin zor kullanma yetkisi kanundan doğmaktadır. Demek ki,  zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi,  bu yetkisini kullanırken “ Kanun hükmünü “ yerine getirmektedir. Zaten kamu görevlisi yetkisinin sınırını kasten  aştığında, fiili hangi suçu oluşturuyorsa, kuşkusuz o suçtan cezalandırılacaktır. Zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi, yetkisinin sınırını dikkatsizlik  veya  özensizlik sonucunda, yani  taksirle aştığında, hangi hukuki esasa ve ilke göz önünde tutularak, kendisine   “ kasten yaralama suçuna ilişkin hükümlerin “  uygulanması yoluna gidildiği belirsizdir, üstelik  ciddi hiçbir hukuki temele dayanmamaktadır. Kanun, istemese de, bir kast karinesi getirmiş, dolayısıyla ceza hukukundan kovduğunu iddia ettiği objektif sorumluluk halini emsali olmayan bir biçimde kabul etmiş olmaktadır. Gerekçe, hükümle çelişmektedir. Gerçekten, Kanun, tabiri caizse, karakolda şaşmış, mahkemede doğru söylemiştir. Ancak, gerekçe, kimseyi bağlamaz. Madde hükmü açıktır. Kanun bu haliyle ayrıca Anayasanın eşitlik ilkesini ihlal etmiştir. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunun 16 ve Ek.  m.   hükmü   incelendiğinde çelişki açıkça görülecektir. Kısacası, 3. maddesinde fiyakalı bir biçimde “ kanun önünde eşitlik” ilkesini kabul eden ve “ayırımcılık yasağı” getiren Kanun, koyduğu yasağı, 256. madde hükmü ile kendi çiğnemiştir.”  Bkz. HAFIZOĞULLARI, Hukuka Uygunluk, s.13-14. 

[40] DEMİRBAŞ, age. , s. 312.

[41] DEMİRBAŞ, age. , s. 312.

[42] İNCİ, agm. , s. 119-120.

[43] YCGK’nın 26.02.2008 tarih ve 2007/1-281 E. ; 2008 / 37 K. sayılı kararı için bkz. Kazancı Bilişim-İçtihat Bilgi Bankası.

44 YCGK’nın 26.03.1990 tarih ve 1990/1-36 E. ; 1990 / 87 K. sayılı kararında “…Failin karşılaştığı şartlarla münasip olmayan vasıtalarla kendini müdafaa etmesi veya saldırganı zararsız hale getirdikten sonra da müdafaa ve tepkilerinde ısrar edip sürdürmesi halinde zaruret sınırı aşılmış olur. Zaruret sınırının aşılması konusunda failin o anda içinde bulunduğu ruh halini de adil bir şekilde göz önünde tutmak lazımdır. Hakimin failin zaruret sınırını aşma derecesini doğru olarak takdir edebilmesi için kendisini tecavüze uğrayan ve o anda ruh hali değişmesi icap eden failin yerine koyması gerekir. Meşru savunmada hiçbir zaman ve hiçbir ahvalde sanığa kaçma mükellefiyeti tahmil edilemez ve kaçarak kurtulması istenemez veya bu halin yani kaçma imkanının var olup olmadığı meşru müdafaa saptanırken asla gözetilemez.  Zaruret sınırını aşma ile tahrik bir arada kabul edilemez…” ifadelerine yer verilerek hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılması ile haksız tahrik hükümlerinin bir arada uygulanamayacağı hüküm altına alınmıştır.

45 DEMİRBAŞ, age. , s. 310.

46 DEMİRBAŞ, age. , s. 311.

47 DEMİRBAŞ, age. , s. 311.

 

 

 

[48] Alman öğretisindeki bu yöndeki görüşler için bkz. DEMİRBAŞ, age., s. 311-312. Aynı yönde YCGK’nın 13.02.1984 tarih ve 1983/6-305 E. , 1984/61 K. sayılı kararında “Sanık ilk atışını kapı arkasından yaparak hedef gözetmediği halde ikinci atışını maktulün hayati olmayan bölgelerine yapma olanağına sahip bulunmasına rağmen, bunu yapmayarak daha etkili nitelikte tabancasını göğüs gibi hayati bölgeye tevcih ederek maktulü göğsünden yaralayarak öldürmüştür. Sanık, maktule haksız bir saldırının devamı sırasında ve yasal savunma koşulları altında iken ateş etmemiştir. Bu koşullar bertaraf edildikten sonra ateş etmiştir. O halde sanık yasal savunma durumunda değildir.” ifadelerine yer verilmiştir.

[49] DEMİRBAŞ, age., s. 311-312.

[50] İNCİ, agm., s. 121.

[51] ÖZGENÇ, age. , s. 388 vd.

[52] YCGK : 04.05.1999 tarih ve E.1/65 K. 95 sayılı kararında “ …yasal savunma koşullarının oluşmadığı, bu nedenle sınırın aşılmasından söz edilemeyeceği, olay öncesi ve olay anında sanığa yönelik hareketler birlikte değerlendirildiğinde eylemin ağır tahrik altında işlendiği anlaşılmakla…” şeklinde ifadelere yer verilmiştir. Bkz. DEMİRBAŞ, age., s. 310.

[53] İNCİ, agm. , s. 121.

[54] HAKERİ, age., s. 331.

[55] İNCİ,agm., s.121-122.

[56] Bu yönde görüş için bkz. MAHMUTOĞLU, agm., s.59.

[57] İNCİ, agm. , s. 123.

[58] Bu yönde Yargıtay 1. CD’nin 17.09.2003 tarih ve2003/3103 E. ; 2003/1962 K. sayılı “Maktülün elindeki tabancayı zorla aldıktan ve böylece kendisine veya yakınlarının hayatına yönelik mutlak tehlike hali zail olduktan sonra ateş edilerek maktulün öldürüldüğü olayda başlangıçta mevcut bulunan yasal savunma halinin maktülün elinden tabanca alındıktan sonra ortadan kalkmış bulunmasına göre, eylemin yasal savunma veya bunun aşılması suretiyle değil ağır tahrik altında gerçekleştirildiğinin kabulü gerekir.” şeklindeki kararı için bkz. Kazancı Bilişim – İçtiat Bilgi Bankası.

[59] Bahse konu Yargıtay 1. CD’nin 17.09.2003 tarih ve2003/3103 E. ; 2003/1962 K. sayılı “…Dosya içeriğine ve karşıtı kanıtlanamayan savunmaya göre; maktulün, yanında bulunan tanıklar Genco ve Şıhlı ile birlikte gece saat 01.00 sıralarında sevk ve idaresindeki araçla alkollü şekilde seyir halinde iken ıssız bir yerde bulunan Kumluca’daki çevre yolu inşaat şantiyesine girdikleri ancak yolun kapalı olması nedeniyle geri manevra yaparken aracın şarampole kayması üzerine tanıklar Genco ve Şıhlı’nın araçtan indikleri ve şantiyede çalıştığı kamyon içerisinde uyumakta olan sanığın yanına gelerek yardım talep ettikleri, sanığın olumsuz cevabı üzerine yanından ayrıldıkları, bu sırada alkollü olan maktulün, ruhsatı bulunmayan tabancasını çıkartarak yardım etme olanağı bulunmadığını söyleyen sanığı tehdit ettiği, yardıma zorladığı, kamyondan indirerek kendi aracına doğru götürürken silahı ara sıra sanığa doğrulttuğu ve sözlü tehditlerini sürdürdüğü, maktulün saldırıya devam etme ihtimalinin bulunması, elindeki silahla tehditlerine devam etmesi, olayın gerçekleştiği zaman dilimi gibi içinde bulunduğu hal ve koşullar altında saldırıya uğrayacağı ve öldürülme korkusu yaşayana sanığın,kendisine yönelik haksız saldırıyı defetmek amacıyla ele geçirdiği tahta parçasıyla maktule vurarak elindeki tabancayı düşürmek istediği, ancak yaşadığı heyecan, korku ve telaş nedeniyle darbenin maktulun başına rastladığı, Adli Tıp Morg İhtisas Dairesinin Raporuna göre, maktulün frontal bölgede açık parçalı kafatası ve kaide kırıkları ile birlikte beyin harabiyeti ve beyin zarları kanamasından öldüğü,meydana gelen çökme kırığının tek ve şiddetli bir künt darbe ile oluşmasının mümkün olduğunun bildirildiği olayda; Sanığın meşru savunma koşulları altında eylemin gerçekleştirdiği ancak mazur görülebilecek bir heyecan,korku ve telaştan ileri gelen nedenle meşru savunmada sınırı aştığı anlaşılmakla…” şeklindeki kararı için bkz. Kazancı Bilişim – İçtiat Bilgi Bankası.

[60] DEMİRBAŞ, age., s. 315.

[61] ÖZGENÇ, age.,s. 389.

[62] DEMİRBAŞ, age. , s. 315-316.

[63] Yargıtay 1. CD.’nin 23.09.2003 tarih ve 2003/110 E. , 2003 / 2052 K. sayılı kararında “…Somut olayda ; Ruhsatsız silah taşımaktan kurulan hükümde özel tekerrüre esas teşkil eden sabıkası olması nedeniyle TCK.nun 81/2-3 maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmelidir. Sanık ve tanıkların beyanlarına göre, sulama suyu sırası nedeniyle çıkan tartışmada, maktülün tabancasını çekerek gece karanlığında yaklaşık 3 metre mesafeden sanık Hasan'ın bulunduğu yöne doğru ateşe başlaması ve sanık Hasan'ın yanında bulunan olayı önlemeye çalışan mağdur Suat'ı ayağından yaralaması ve Suat'ın yere düşmesi ile sanık Hasan'ın silahını çekip karşı ateş ile maktülü vurup öldürmesi olayında silahı önce çeken ve birden fazla ateşleyen maktülün bu davranışı nedeniyle yasal savunma konumunda olan ancak isabet almayan sanık Hasan'ın maktüle birden çok atışla isabet ettirip yasal savunma sınırını aştığı anlaşıldığından TCK.nun 49. maddesi delaleti ile 50. maddesi uyarınca tecziyesi gerektiği gözetilmeyerek yazılı şekilde sanığa fazla ceza verilmesi,…” şeklinde ifadelere yer verilmiştir. Bkz. Kazancı Bilişim-İçtihat Bilgi Bankası.

[64] Yargıtay 1. CD.’nin 27.02.2007 tarih ve 2007/4201 E. , 2007 /816 K. sayılı kararında “Yasal savunma sınırlarının aşılması hükümlerinin şartları bulunmakla beraber;  yasal savunma şartlarının kasten aşılması nedeni ile 5237 sayılı TCK’nın 27/1-2 maddesindeki koşulların bulunmadığı cihetle sanığa 5237 sayılı TCK  uyarınca ceza tayin edilmesi durumunda aynı yasanın 81,29,31/3 ve 62. maddelerinin tatbik edilmesi gerektiği…”şeklindeki kararı işin bkz. İNCİ, agm., s. 125.

[65] TOROSLU, age. 168-169.

[66] DEMİRBAŞ, age., s. 315. ; MAHMUTOĞLU, agm. , s. 57. ÖZGENÇ, age. , s. 396.

[67] ÖZGENÇ, age., s. 389- 390.

[68] İNCİ, agm. , s. 126.

[69] ÖZGENÇ, age. , s. 394. ; DEMİRBAŞ, age. , s. 313-314.

[70] DEMİRBAŞ, age. , s. 313.

[71] Yargıtay 1. C .D.’nin 09.04.2007 tarih ve 2005 / 4811 E. , 2007 / 2535 K. sayılı kararında “Zaruretin tayin ettiği hududu tecavüz etmek suretiyle kasten adam öldürmekten ve izinsiz silah taşımaktan yargılanan sanığın, kardeşine 2- 3 metre mesafeden, birden çok ateş eden ve halen silahlı saldırısına devam eden maktule, meşru savunma koşulları içerisinde hareket edip mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaştan dolayı on kez ateş etmesi şeklindeki eyleminin meşru savunma sınırını aştığının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı TCK'nın 27/2. maddesi uyarınca sanığa ceza verilmemesi gerekir.” denilmiştir. Bkz. Kazancı Bilişim-İçtihat Bilgi Bankası. ; Aynı yönde görüş için bkz. KOCA, agm. , s. 143.Formun Altı

 

[72] ÖZGENÇ, age. ,s. 395.

[73] HAKERİ, age. , s. 333. ; CENTEL-ZAFER-ÇAKMUT, age. , s. 340-342. ; ÖZGENÇ, age. ,s. 396. ; Yargıtay CGK’nun 03.06.1985 tarih ve 1985 / 185-331 E., K. sayılı kararında “.. Meşru müdafaada sınırın aşılması konusunda failin o anda içinde bulunduğu ruh halini adil bir tarzda göz önünde tutmak lazımdır.  Hakimin failin zaruret sınırını aşma derecesini doğru olarak takdir edebilmesi için, kendisini tecavüze uğrayan ve o anda ruh hali değişmesi icap eden failin yerine koyması  gerekir. Hakimin, failin zaruret sınırını aşma derecesini doğru olarak takdir edebilmesi için, kendisini, tecavüze uğrayan ve o anda ruh hali değişmesi icap eden failin yerine koyması gerekir. Zaruret sınırını aşma derecesi ve cezadan yapılacak indirme nisbeti, böyle bir inceleme ile tayin ve takdir olunmalıdır… Failin niyeti, fiilin icra tarzına ve ruh haline göre ciddi bir tehlikenin def'inden ziyade, kin duygusunu tatmine matuf ise "zaruret sınırını" aşma değil, ancak tahrik bahse konu olur…” şeklinde ifadelere yer verilmiştir. Bkz. Kazancı Bilişim- İçtihat Bilgi Bankası.

[74] YCGK’nın 26.02.2008 tarih ve 2007/1-281 E. ; 2008 / 37 K. sayılı kararı için bkz. Kazancı Bilişim- İçtihat Bilgi Bankası.

[75] Bkz. İNCİ, agm., s. 129.

[76] DEMİRBAŞ, age. , s. 313.

[77] İNCİ, agm., s. 129.

[78] MAHMUTOĞLU, agm., s.  58. ; KOPARAN, agm. , s. 26. ; DEMİRBAŞ, age. , s. 313.

[79] Bkz. Kazancı Bilişim-İçtihat Bilgi Bankası.