TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER HUKUKUNUN VE

SİYASİ PARTİLERİN GÜNCEL SORUNLARI

 

 

I. GİRİŞ

 

            “İnsanların siyasi iktidarı ele geçirmek ve kullanmak amacıyla bir araya gelmeleri, lider etrafında toplanmaları ilk çağlardan beri görülen bir olgu olmakla birlikte yaygın ve sürekli örgütlere sahip partiler günümüze özgü bir yeniliktir. Modern devlet bir partiler devleti halini almıştır.[1] Siyasi partilerin ortaya çıkması ile birlikte temsili demokraside siyasetin tayini, yönlendirilmesi ve yürütülmesi, temsilcilerden siyasi partilere geçmiştir. Temsilcilerin mensup oldukları partinin politikasına bağlı olması da, parti politikasına dayanlı demokratik sistemlerin bir gereğidir. Böylece siyasi partiler demokratik bir sistemin vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir.”[2]

           

            “Seçim serbestliğinin gerçek bir anlam taşıması seçmenlerin çeşitli politika tercihleri arasında serbest bir seçme yapabilmelerine bağlıdır. Modern demokrasilerde bu tercihler siyasi partiler tarafından oluşturulur. Aynı zamanda siyasi partiler demokrasiyi yaşatan ve kalıcı kılan kuruluşlardır. Siyasi partiler, demokrasilerin tarihsel süreçte uygulanabilir olmasını sağlayan en önemli kurumlardan biridir. Siyasi partilerin modern anlamda ortaya çıkışları oldukça yeni kabul edilmekle birlikte, bu kuruluşlar son derece hızlı bir gelişme göstererek, hemen hemen bütün ülkelerde siyasi yaşamın temel unsurları ve başlıca dinamik güçleri haline gelmişlerdir.”[3]

 

            “Yine siyasi partiler, gerek iktidar ilişkilerinde gerekse karar alma sürecinin odak noktasında yer  almaktadırlar. Günümüzde partisiz rejimlere ancak siyasi modernleşme dışında kalmış bazı geleneksel toplumlarda rastlanmakta, bu bakımdan modern siyasi sistemlerin hepsinde partiler birinci derecede rol oynamaktadırlar. Siyasi partiler yolu ile örgütlenme siyasi düşünce özgürlüklerinin doğal bir uzantısıdır. Çünkü  siyasi düşüncenin kendini kabul ettirebilmesinin ve taraftar toplayabilmesinin en etkili yolu siyasi parti örgütlenmesidir. Siyasi partiler aracılığı ile seçmen kitlesini oluşturan milyonlar, kendi amaçlarını formüle etme ve karşı karşıya kaldıkları geniş meseleleri tartışma imkanı elde etmişlerdir. Böylece seçmen kitlesi en basit anlamda, tutarlı eylem ve sorumlu politikalar elde etmelerine imkan sağlayan bir aktarım aracına kavuşmuşlardır. Siyasi partiler bu aracılık görevini, genelde seçim mekanizması ile gerçekleştirmektedirler. Demokrasilerde siyasi partilerin vazgeçilmezliği kadar, seçimlerin varlığı da bir zorunluluktur. Gerçekte, siyasi partiler ve seçimler, birbirini tamamlayan, birbirinden ayrı düşünülemeyecek kavramlardır.”[4]

 

            “Siyasi partiler demokratik yönetimlerin ve bu nedenle seçimlerin başlıca öznesi olup siyasi partisiz siyaset ve seçim yapmak olanaksız denilebilir.

 

            Siyasi partilerin bu önemi göz önünde bulundurularak ülkeler siyasi partiler konusunda önemli düzenlemeler yapmışlardır. Siyasi partilerin kuruluşları, kurucuları, organlarının oluşumu, yönetim, hak ve yükümlülüklerine ilişkin kurallar, kapatılmaları, kaldırılması, yasak eylem ve işlemler, Anayasa ve yasalarda yer alabildiği gibi siyasi parti iç düzenlemelerinde de yer alabilmektedir.

 

            Siyasi partilere üye olabilme, siyasi parti kurabilme, siyasi etkinlikte bulunabilme, gelir kaynakları ve giderler konusunda bir kısım özel kurallar getirilebilmektedir. 

 

            Ayrıca uluslar arası kurallar ışığında temel hak ve özgürlüklerden olan siyasi parti kurma ve siyasi etkinlikte bulunma haklarının kısıtlanmaması asıl ise de ülkeler kendi ülke bütünlüklerini, demokrasiyi ve kamu düzenini korumak için bir kısım kısıtlayıcı kurallar getirebilmektedir. Bu kısıtlamalar demokratik hakları engelleme değil demokratik hakların korunmasını sağlayan uygulamalar olarak savunulmaktadır.”[5]

 

            Esasen tarihsel gelişimleri bakımından siyasal partiler, hukuka ve anayasaya yabancı kurumlar olarak ortaya çıkmışlar ve uzunca bir süre bu metajüridik[6] özelliklerini korumuşlardır. Bu gün bile birçok ülkede bu özelliğin izlerini görmek mümkündür. Siyasal partiler kurumuna ilk kez anayasasında yer veren ve başta Türkiye olmak üzere bir çok ülkenin tipik bir örnek seçtiği Federal Almanya’da bile özel bir siyasal partiler yasasının çıkartılması Anayasa’nın yürürlüğe girişinden ancak 18 yıl sonra  gerçekleşebilmiştir. [7]

 

Türkiye’de, 1961 Anayasa’sından bu yana anayasal düzeyde siyasal partilere “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak kurumsal güvence getirilmiş, bunun yanında parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma hakkını bir sübjektif kamu hakkı olarak düzenlenmiş, ayrıca Almanya’dan da önce Avrupa’da ilk kez 1965 yılında ayrıntılı bir siyasal parti yasası çıkartılmıştır. 

1961 – 1980 yılları arasındaki dönemde Siyasi Partiler Hukuku açısından önemli değişiklikler olmuş; Nispi Temsil Sisteminin kabul edilmesi ve ülkede yeni düşünce akımlarının yeşermesiyle beraber parti sayısı artmış, bunlar arasındaki ideolojik farklılaşma da belirginleşmiştir. Yani böylece Türkiye gerçek anlamda çok partili sistemi yaşamaya başlamıştır.12 Eylül darbesinden sonra  TBMM kapatılmış ve siyasal parti faaliyetleri askıya alınmıştır.. Siyasal partilerin hukuki statüsü 82 Anayasası’nda yeniden ve oldukça otoriter biçimde düzenlenmiş; 24 Nisan 1983 tarihli ve 18027 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2820 sayılı yeni Siyasi Partiler Kanunu bu alanı yeniden düzenlemiştir.[8]

 Ülkemizde siyasi partilerin güncel sorunlarının temel sebebi, anayasal ve yasal düzenlemelerin eksikliği, yetersizliği ya da çağdaş gelişmelere ayak uyduramaması değil, anayasal ve yasal düzenlemelerin aşırı müdahaleci içerik ve yapısıdır. Bu anlamda  Türk Partiler Hukuku’nun temel sorunu, anayasal güvenceye ve gerekse siyasal parti olgusunun doğasına ve iç dinamiğine uygun düşmeyen bir yoğunlukta olması ve bu düzenlemelerdeki kısıtlayıcı boyutun, güvenceyi önemsiz kılacak bir ağırlık taşımasıdır.[9] 

Temel anlamda sorunların kaynağı yasal düzenlemeler olmakla birlikte, bu sorunların en önemlisi ve başta geleni “parti içi demokrasi” sorunudur; diğer sorunlar ise “aday belirleme”, “üyelik ve örgütlenme”, “gelirleri harcamaları ve devlet yardımları”, “siyasi partilere yönelik yasaklar” olarak sıralanabilir.

Bu çalışmada ülkemizdeki siyasi partilerin güncel sorunları ele alınmaktadır. Çalışmada öncelikle siyasi parti kavramı, siyasi partilerin işlevleri ve yapısı üzerinde durulacak; daha sonra ülkemizdeki siyasi partilerin gelişimi ve siyasi partiler hukukunun gelişimi üzerinde durulacak olup,  ardından yukarıda zikredilen sorunlar yürürlükteki mevzuatla birlikte tek tek ele alınarak; mevcut sorunlara karşı çözüm önerileri ifade edilecektir.

            II.  SİYASİ PARTİ KAVRAMI, SİYASİ PARTİLERİN İŞLEVLERİ VE YAPISI; TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLERİN  VE  SİYASAL PARTİLER HUKUKUNUN GELİŞİMİ

           

            A. SİYASİ PARTİ KAVRAMI 

 

            Siyasi partiler, bir program çerçevesinde siyasal kararları etkilemek ve bu amaçla siyasal iktidarı ele geçirmek üzere örgütlenmiş kuruluşlardır.[10]      

 

“Bir diğer görüşe göre; siyasal parti, belli bir dönem veya daha fazla dönem için siyasal iktidarı elde etmeyi ve buradan aldığı gücü kullanmayı amaçlayan, bunu gerçekleştirebilmek için de iç içe olduğu halkın tamamının ya da çoğunluğunun desteğini seçim yolu  ile sağlamaya çalışan ülke genelinde örgütlenmeye gitmiş sürekli bir siyasal kurumdur.

 

Fransız siyaset bilimcilerinden F. Goguel’e göre siyasi parti ise üyelerinin düşünce ve menfaatlerini gerçekleştirmek için, iktidar kısmen, ya da tamamen elde etmek amacı ile, siyasi hayata katılan teşkilatlanmış bir gruptur.”[11]

 

SULZBACH'a göre ise siyasal partiler, devlet gücünü ele geçirmek, hiç değilse devlet gücü üzerinde nüfuz sahibi olmak suretiyle taleplerini gerçekleştirmek amacına yönelik olarak birleşen ve toplumun arzu edilen bünyesi hakkında aynı ortak görüşlere sahip olan insanların oluşturdukları birliklerdir.[12]

 

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na göre “Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir Devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzelkişiliğe sahip kuruluşlardır.” (md. 3)

 

Burada dikkati çeken en önemli unsur, siyasal partilerin iktidarı "ele geçirmek" veya hiç değilse onu başka partilerle "paylaşmak" amacıdır. Bütün siyasal partilerin ortak hedefini oluşturan bu unsur onları diğer toplumsal gruplardan, özellikle siyasal iktidarın kullanılışını sadece etkilemeye çalışan baskı gruplarından ayırmaya yarayan başlıca ölçüttür. Bunun yanında diğer bir ölçüt de, onların geçici kuruluşlar olmayıp, sürekli ve ülke çapında oldukça yaygın bir örgüt yapısına sahip olmalarıdır.[13]

 

“Çağdaş toplumlarda siyasal partiler, demokratik hayatın ve demokratik devlet düzeninin vazgeçilmez unsurudur. Bu husus Anayasamızın 68 inci maddesinde de yer bulmuştur. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasal partiler seçim yoluyla nüfusu milyonları aşan toplumlarda bireylerin devlet yönetimine katılmasını sağlar.

           

Demokrasilerde çok partililik esastır. Ancak Faşizm ve Sosyalizm  gibi totaliter rejimlerde siyasal iktidar tek siyasal parti ile gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu tip rejimlerde tek parti, tek seslilik esastır. Parti tüm toplum ve devlet hayatını yönlendirir.

 

Türkiye’de siyasal partiler II. Meşrutiyet döneminde yasal kuruluşlar olarak örgütlenebilmiş ve 1961 Anayasasından bu yana da Anayasal güvence altına alınmışlardır.1982 Anayasasında da aynı durum benimsenmiştir.”[14]

 

            B. SİYASİ PARTİLERİN İŞLEVLERİ

Siyasi partilerin işlevleri çok çeşitlidir. “Bu işlevler konusunda çeşitli yazarlar tarafından farklı sınıflandırmalar yapılmıştır. İlter TURAN söz konusu işlevleri; "toplumla ilgili", "siyasal sistemin işleyişine ilişkin" ve "partilerin kendilerine ilişkin" işlevler[15]  olarak sınıflandırırken, Esat ÇAM siyasal partilerin; "yöneticilerin eğitilmesi ve değiştirilmesi", "program yapma", "haber alma-verme", "gizli, yarı doğrudan", "meşrulaştırma", "dileklerin düzenlenmesi ve sıralanması", "siyasal bütünleşme, sivil denetim ve siyasal katılmayı çoğaltma" ve "sistemi dengeleme ve değişmesine olanak verme"[16]  işlevlerinin bulunduğunu belirtmektedir.

            Aşağıda, siyasal partilerin işlevleri, yapılan değişik sınıflandırmalar ışığı altında 4 ana grupta incelenecektir.                       

 

1.      Düşünce, Eğilim ve Çıkarların Birleştirilerek Kanalize Edilmesi İşlevi

          

 Siyasal partilerin en önemli işlevlerinden biri, toplumdaki dağınık düşünce ve eğilimlere belirginlik kazandırarak, çok çeşitli çıkar ve istemlerin birleştirilmesini ve kanalize edilmesini sağlamaktır. Bu nedenle siyasal partiler birbirine yakın çıkar ve eğilimleri bir araya toplayarak bütünleştirmekte, ülke içindeki toplumsal gruplar ve bölgeler arasındaki uzaklığı azaltarak birkaç grup içinde toplamaktadırlar. Bu sayede siyasal tercih konusu olacak sorunların siyasal bir biçimde temsil edilmelerine de olanak tanınmaktadır.

           

Partilerin yokluğu durumunda kamuoyu değişken, kararsız ve ne yapacağını bilmeyen, akışkan bir durum alacaktır. Burada da bireylerin eğitim ve kültür düzeylerinin büyük önemi bulunmaktadır. Bireylerin siyasal davranışlarının bilinçli olarak ortaya çıkması, ancak iyi bir eğitimle mümkün hale gelebilmektedir.

           

2.      Siyasal Sistemdeki Çeşitli Rollerin Bireylerle Doldurulması İşlevi

           

Siyasal partiler, siyasal sistemde çeşitli rolleri yerine getirecek kişilerin, yönetici kadro ve liderlerin seçilmesini sağlamak suretiyle, siyasal iktidarı kullanacak kadroların seçmenler tarafından tanınmasına yardımcı olmaktadırlar. Bu işlevleri nedeniyle partilere liderlerin ve siyasal kadroların yetiştirildiği ocaklar gözüyle bakılmaktadır. Çoğulcu demokrasilerde parlamenterler, bakanlar, başbakanlar ve devlet adamları genellikle siyasal partilerin bu şekilde yetiştirip devlet hizmetine kazandırdığı kişilerden oluşmaktadır.

           

3.      Devlet Mekanizmasını İktidarda ve Muhalefette Olma Durumuna Göre Yönetme ve Denetleme İşlevi

 

            Bu işlev seçimlerden sonra siyasal partilerin, devleti yönetmek üzere siyasal iktidarı kullanma sorumluluğunu üstlenmesi veya muhalefette kalmak suretiyle iktidarı denetlemesi gibi bir başka sorumluluğu üstlenmesi ile ilgilidir. Parlamenter rejimlerde hükümet politikalarının belirlenmesi bakımından bu işlevin büyük önemi bulunmaktadır. Siyasal partilerde eğitim düzeyi yüksek ve kültürel birikim açısından yeterli kişilere önemli ölçüde ihtiyaç duyulmaktadır. [17]

 

            Bir siyasal partinin iktidara gelerek hükümet etmesi, toplum adına herkes tarafından uyulması zorunlu olan kararlar alarak maddi ve manevi değerler dağıtma sürecine yön vermesidir. Bu süreç karar alma kadar, bu kararların uygulanmasını da içermektedir. Çok partili sistemlerde iktidarın alternatifi durumundaki muhalefetin de hükümetin kararlarını eleştirmek, denetlemek ve çeşitli alternatifler sunarak kendi iktidarlarının yolunu açmak gibi birtakım işlevleri bulunmaktadır.[18]

 

4.      Siyasal Toplumsallaşma, Siyasal Kültürü Geliştirme ve Eğitme İşlevi

          

 Bu işlev siyasal partilerin evrensel nitelikli işlevlerindendir. Topluma kimlik kazandırmayı amaç edinen partiler, siyasal iktidar ile halk kitleleri arasında birer köprü görevi üstlenmişlerdir. Aynı zamanda bu partiler siyasal katılmanın da başlıca kanalını oluşturmakta, toplumun çeşitli istemlerinin ve beklentilerinin yönetime ulaştırılmasında önemli bir role sahip bulunmaktadırlar.

           

 Siyasal partiler bir yandan halkın desteğini sağlayarak iktidara gelmeye çalışırlarken diğer yandan kitlelerin eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi konusunda da büyük bir çaba içerisindedirler. Parti kadrolarını oluşturup geleceğin yöneticilerini yetiştirmekle birlikte siyasal partiler, halkın ulusal ve uluslararası olaylara karşı duyarlılığını artırarak bu konularda görüş sahibi olmalarına yardımcı olmaktadırlar. Kısaca siyasal sistemdeki rollerin öğrenilmesi, siyasal kültürün benimsenerek sürdürülmesi siyasal partilerin temel işlevleri arasındadır.

 

            İdeolojik temeli güçlü olan partilerin bu tür çalışmaları daha yoğun ve sistemli olarak yaptıkları gözlemlenmektedir. Bu kapsamda siyasal partilerin seçmenleri harekete geçirerek onları aktif hale getirme, "oy"larının değerinin farkına varmalarını sağlayarak sandık başına gitmelerine özendirme rolleri de önem kazanmaktadır. Partilerin yaptıkları bu çalışmalar "siyasal toplumsallaşma" olarak ifade edilmektedir.

 

            Siyasal partilerin siyasal toplumsallaşma işlevinin 2 yönü bulunmaktadır. Bunlardan ilki var olan siyasal kültür, değer ve inançların korunarak pekiştirilmesi, ikincisi ise var olan siyasal kültürün değiştirilerek yeni değer ve inançların ortaya çıkarılmasıdır. Toplumda radikal değişiklikler yapmayı amaç edinen ideolojik partilerde bu ikinci yönün daha ağır bastığı söylenebilir.”[19]

 

            C. SİYASİ PARTİLERİN YAPISI

 

“Amacı siyasal iktidarı ele geçirmek olan  siyasal partilerin parti teşkilatı genel başkan, yönetim kurulu, yönetim ve disiplin kurulu, genel idare kurulu, parlamento grubu gibi merkez teşkilatları ile benzer biçimdeki yerel örgütlerden oluşurken, teşkilat içinde lider,profesyonel politikacılar, partiye kayıtlı üyeler ve sempatizanlar yer alır.

 

Her siyasal partinin siyasal iktidardayken uygulayacağı bir parti programı vardır. Parti programı, partinin siyasal iktidarı elde ettiğinde ülkenin hem içte hem de dıştaki ilişkileri ve karşılaşabileceği sorunları günün ve toplumun şartlarını dikkate alarak nasıl değerlendirip çözeceğini ve çözümü nasıl uygulayacağını gösteren yöntem ve esaslardır. Bu niteliklere sahip siyasal partiler yapı yönünden, disiplin yönünden ve türdeşlik yönünden üç grupta toplanabilir.

 

1. Yapı Yönünden Siyasal Partiler:

 

Siyasal partiler yapı yönünden temel anlamda kadro partileri ve kitle partileri olarak ikiye ayrılır.  Bunun yanında Hepsini Yakala Partileri (Toplayıcı Parti =Catch All Party), Kartel Partileri ve Modern Kadro partileri olarak ilave sınıflandırmalar da yapılmaktadır.

 

 a)Kadro  Partileri

 

Kadro partileri az sayıda, saygın ve varlıklı bir zümrenin kuruculuk ettiği bir siyasal kurumdur.Bu partiler, üye kayıt etmekten çok, seçim dönemlerinde etkili olan kişileri bünyelerinde toplayan ve  seçim dönemlerinde etkinliklerini arttıran partilerdir. Bu tür partilerde, parti içinde sıkı bir disiplin, hiyerarşi ve merkezcilik görülmez. Amerika Birleşik Devletleri dışında, kadro partileri, yerlerini kitle partilerine bırakmıştır.

 

b) Kitle   Partileri

Kadro partileri, bireyci ve siyasal alanda özgür ve yarışmacı bir sistemin unsurları

olmalarına karşılık, kitle partileri, otoriter ve tek partili rejime yönelik bir sistemin unsurlarıdır.

           

Kitle partileri, disiplinli bir içyapıya sahiptirler. Bu tür partiler yalnız seçim zamanları değil, onun dışında da etkinliklerini yürütürler. Kitle partileri, tüm ülkeyi kapsayan, küçük yerleşim birimlerinden merkeze kadar, geniş ve hiyerarşik yani disiplinli bir içyapıya sahiptirler.

 

Bu tip partiler üyeliğe çok önem verdikleri için tüm seçmenlerini parti üyesi yapmaya çalışır. İlk olarak, kitle partisi biçiminde örgütlenen partiler, sosyalist partiler olmuştur. Daha sonra, komünist ve faşist partilerde aynı yapıya sahip olmuşlardır.”[20] 

 

 

c) Modern Kadro Partileri

 

Modern Kadro Partileri DUVERGER’in kadro partilerinden hareketle oluşturulmuştur. Bu parti tipi daha çok, modern teknolojini, politikacıların kitle iletişim araçları yoluyla geniş kitlelere ulaşmasını kolaylaştırması ve kadro partisi örgütlenmesinin yararının artması sonucu ortaya çıkmıştır.[21] Üye kaydedilen kişi sayısı azdır. Düşük üye ve seçmen oranı söz konusu olmasına rağmen, parti üyeleri, hem parti finansmanında hem de aday belirleme süreçleri açısından önemli görülmektedir. Parti içi disiplini sağlama amacı hedeflenmekte olup, seçmenlere dönük güçlü ve geniş bir yönelme vardır. Parti yönetimi tabanına karşı duyarlıdır ve onlara hesap veririler.[22]

 

d) Hepsini Yakala Partileri (Toplayıcı Parti= Catch All Party)

 

Bu terim, KIRCHHEIMER tarafından partilerin mümkün olduğunca farklı gruplardan seçmen çekmeyi amaçlayan partiler olmaya yönelik artan eğilimini belirtmek için türetilmiştir. Hepsini yakala partileri en yüksek oy oranına ulaşabilmek için sahip olduğu ideolojilerden sıyrılan partilerdir. Bu partilerin tipik örnekleri olarak ABD’deki Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler gösterilebilir. Bu partiler sosyal tabandaki farklılaşmaları aşıp, farklı sosyal kesimlerden oy toplamaya yönelen yumuşak ideolojili partilerdir. Kendi üyelerinden çok seçmenlere hitap etmektedirler. Bu partilerde liderler öncelikle üyelere karşı değil daha ziyade geniş seçmen kitlesine karşı sorumludurlar.[23]

 

e) Kartel Partileri

 

Bu partilerin doğuşunda siyasi partiler ile üyeleri arasında ortaya çıkan güven bunalımı etkili olmuştur. Finansmanlarını üye aidatları ile sağlayan siyasi partiler, zayıflayan örgütsel yapılarının bir sonucu olarak üyelerinin partiye olan sadakatinden şüphe duymaya başlarlar. Bunun sonucunda partilerin finansman ihtiyaçları için devlet yardımına istek ve eğilimleri artar.  Bu partiler dağınık ve geniş bir seçmen kitlesine yönelen ve bunların desteğini kazanmaya çalışan parti tipidir. Geniş seçmen desteğini sağlamak için bu parti, özellikle seçim kampanyalarında yaptığı harcamalarla kendini göstermeye çalışmaktadır. Yönetme konusundaki yeteneğine vurgu yapan kartel parti, üyeleri ile bağı zayıf olan aynı zamanda da örgütsel açıdan güçlü olmayan bir yapıya sahiptir. [24] Kartel partilerde üyeler, hepsini yakala parti üyelerinden daha fazla haklara sahiptirler. Ancak pozisyonları bazen daha az ayrıcalıklıdır.[25]

 

2. Disiplin Yönünden Siyasal Partiler

 

Disiplin Yönünden Partiler, siyasal parti yöneticilerinin, parti üyeleri üzerinde bir otoriteye sahip olup olmadıklarına göre ikiye ayrılabilir.

 

a) Disiplinli Partiler

Üyelerinin parti tüzük, program ve kararlarına sıkı bir disiplinle bağlı oldukları partidir. Disiplinli partinin parlamento grubunda alınan karalar kendi milletvekillerini bağlar. Diğer bir deyişle milletvekilleri grupta alınan kararlar doğrultusunda oy kullanmak zorundadırlar. Tersine davranışlar, giderek partiden, geçici hatta kesin uzaklaştırmaya varan disiplin cezalarına yol açabilir.

 

Disiplinli partilerde önemli olan parti disiplini ile partilerin iç çalışmalarının demokratik olması ilkesi arasındaki dengeyi kurabilmektir. Yoksa parti disiplininin aşırılaşması, parti bünyesinde liderlerin partiye egemen olmalarına ve partinin sanki bir diktatörlük yönetimi haline gelmesine yol açabilir.

 

b) Serbest Partiler

 

Üyelerinin parti tüzük, program ve kararlarına sıkı bir disiplinle bağlı olmadıkları partidir. Serbest partiler parlamentoda üyelerinin belli bir yönde tutum almaları için bağlayıcı ve zorlayıcı kararlar almazlar. Ayrıca parti kararlarına uymayan, buna aykırı davranan üyeler için bu tip partiler etkili bir disiplin mekanizması işletmez. Anlaşılacağı üzere serbest partilerde parti grup kararı gibi bir kavram yer almamaktadır.

 

Günümüzde, serbest partilere örnek olarak ABD’deki Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler verilebilir.

 

3. Türdeşlik Yönünden Siyasal Partiler

 

a) Türdeş partiler

 

İdeolojik bir birliğin egemen olduğu partilere, türdeş partiler denir. İdeolojik yapılı tek partiler ile çok partili sistemdeki partiler türdeşliği fazla olan partilerdir.

 

b) Türdeş olmayan partiler

 

İdeolojik bir birliğin egemen olmadığı, parti değiştirmelerinin sık yaşandığı, parti içi yelpazenin geniş olduğu partilere türdeş olmayan partiler denir. Çift parti sisteminin egemen olduğu ülkelerde yer alan partilerin türdeşliği azdır.”[26]

 

            D. TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLERİN GELİŞİMİ

 

            “Nasıl ki, ilk siyasal nitelikli dernekler de, 1839 Tanzimat Fermanı’nın getirdiği ortamdan yararlanarak ortaya çıkmışlarsa; Türkiye’de ilk siyasal partiler de 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulmuştur. Kurulan ilk siyasal partiler içinde, üç temel eğilim dikkat çekmekteydi: İslamcılar, Turancılar (dünyadaki bütün Türklerin tek bayrak altında birleşmesini isteyenler) ve Batıcılar. Hatta Osmanlı Sosyalist Fırkası adı altında bir sol parti bile, siyaset sahnesinde yerini almıştır. 1911 yılında, muhalefet partilerinin büyük kısmı, Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında birleştiler. Bu parti, siyasal ve toplumsal bazı hak ve özgürlüklere sahip çıkan, ekonomik alanda da yabancı sermayenin ülkeye gelmesini savunan bir partiydi.

 

            Aslında, siyasal parti niteliğine uygun ilk örgüt, 1889’da bazı askeri tıp öğrencilerince kurulmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti idi. II. Abdülhamit’in baskı rejimi, örgütün 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilinceye kadar “gizli” kalmasını zorunlu kılmıştı. Dayandığı “hücre” birimleri, İtalya Carbonari’lerinden ve Mason localarından etkilenmişti. 1908 seçimlerinde çoğunluğu elde eden parti otorite yapısını korumuş ve 1913-1918 yılları arasında ülkede tam bir tek parti egemenliği kurmuştur. Ama bu sonucu almasında, halkın desteğinden çok, ordu ile iç içe olmasının ve ordunun doğrudan desteğinin rolü büyüktür. Taşradaki örgütlenmesi ise büyük ölçüde eşrafa dayanmaktaydı.

 

            Birinci Dünya Savaşı sonunda, Anadolu ve Rumeli’nin paylaşılması gündeme gelince, yer yer “reddi ilhak” ve “müdafa-i hukuk” cemiyetleri ortaya çıktı. Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nde bunları “Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirdi. Bu yeni oluşumda da ağırlığı, İttihat ve Terakki’nin eski kadroları oluşturuyordu. Kurtuluş Savaşı’nın bitiminde, Mustafa Kemal (daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan) Halk Fırkası’nı kurarken, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün taşra örgütü, bu yeni partinin yerel birimlerine dönüştürüldü. Partinin genel merkezinde sivil, asker bürokrasi, yerel örgütlerde ise eşraf egemendi. Artık 1923-1945 yılları arasında sürecek, “Kemalist Tek Parti” dönemi başlamıştı. 1924 ve 1930 da, iki kez çok parti deneyimine girişildiyse de, kısa sürede vazgeçilmek zorunda kalındı. Çünkü çok köklü bir devrim sürecini yaşayan ve demokrasi geleneği bulunmayan toplum, henüz buna hazır değildi.

 

            Kitle partileri gibi “ocak” birimlerine dayalı olan CHP örgütü, 1936 yılında doğrudan devletin yönetim ve denetimine verildi. İçişleri Bakanı aynı zamanda partinin genel sekreteri, valiler de il başkanı oldularsa da, üç yıl sonra bundan vazgeçildi.

 

            27 yıllık tek parti dönemine karşı biriken tepkiler, 1950 yılında yapılan ilk serbest genel seçimlerde, Demokrat Parti’nin rahat bir çoğunlukla iktidara gelmesine yetti. CHP’den ayrılan bir grup tarafından kurulan parti, kırsal kesimden büyük destek sağlamış ve köylünün siyasal yaşama katılımını önemli ölçüde arttırmıştır.

 

            Özellikle 1961’den sonra girilen çok partili dönemde, Türk siyasal partilerinin büyük çoğunluğu kitle partisi modelini benimsemişlerdir. Ama 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra, “ocak-bucak” örgütlerinin, siyasal kutuplaşma nedeni gösterilerek kapatılması ciddi bir handikap oluşturmuştur. Türk siyasal partileri, bu gün toplumsal tabanla parti yönetimi arasında güçlü bir iletişim kaynağı olan, siyasal bilinçlenmeye ve katılmaya önemli katkılar yapan, parti içi demokrasinin işleyişinde önemli işlevi bulunan, temel bir kurumdan yoksundurlar.

 

            27 Mayıs darbesi sonucu Demokrat Parti kapatıldı, ama kısa sayılabilecek bir sürede onun yerini Adalet Partisi aldı. 12 Eylül darbesi ise hiçbir ayrım yapmadan Atatürk’ün kurduğu CHP dahil, tüm partileri kapattı. Her darbe ile yeni bir anayasa kabul edilmiş, siyasal yaşam yeniden biçimlenirken yeni partiler ve yeni kadrolar hedeflenmiştir. Bunun beklenen ve istenen sonucu verdiği söylenemez. Siyasi rejimler dahil, her kurum yaşadığı ölçüde güçlenir ve kendisini topluma kabul ettirir. Siyasal partiler ise, demokrasinin vazgeçilmez öğeleridir.  Güçsüz, gelenekleri oluşmamış, deneyimli kadrolara sahip bulunmayan siyasal partilerle, güçlü bir demokrasinin oluşturulması da mümkün değildir.[27]

 

            E. TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER HUKUKU’NUN GELİŞİMİ

 

            Türkiye’de siyasal partilerin anayasa ile özel koruma altına alınması 1961 Anayasası ile başlayan bir gelişmedir. Siyasal partilerin anayasal bir kurum olarak düzenlenmesi 2. Dünya Savaşından sonra faşizmin yıkılışı ile birlikte gündeme gelen bir olgudur.. Avrupa’da İtalya ve Almanya bu yolu açan ülkeler olup, daha sonra Fransa, Türkiye, Avusturya, Yunanistan, Portekiz ve İspanya bu yolu izlemiş, yakın bir zamanda da Doğu Avrupa ülkeleri aynı yolu izlemişlerdir.  Bu anlamda Türkiye, Avrupa’da siyasal partilere anayasal güvence getiren ilk birkaç ülke arasında yer almaktadır. 1961 Anayasası ile getirilen bu güvence, siyasal partilere hem temel hak düzeyinde hem de kurumsal düzeyde bir koruma sağlamıştır. 61 Anayasası’nın siyasi partilere ilişkin hükümleri 56 ve 57 nci maddelerde yer almıştır. 1961 Anayasası’nın 56/1 maddesi, vatandaşların “siyasi parti kurma”, “partilere girme ve çıkma” haklarını bireysel bir temel hak olarak güvence altına almıştır. Aynı maddenin 2 nci, 3 üncü ve 1971 değişikliği ile eklenen 4 üncü fıkraları ise siyasal partilerin kurumsal güvenceleri ile ilgilidir. Maddenin 2 nci fıkrasına göre “Siyasal partiler önceden izin almadan kurulur ve serbestçe faaliyette bulunurlar.”Bu fıkrada ilk fıkrada anılan siyasal parti kurma ve partilere serbestçe üye olma şeklindeki bireysel güvence, partiye tanınan “önceden izin almaksızın kurulma ve serbestçe faaliyette bulunma” haklarıyla kurumsal bir düzeyde tamamlanmıştır. Ancak siyasal partilerin asıl kurumsal güvencesi ve işlevsel boyutu 3 üncü fıkrada ifade edilmiştir.

 

            Siyasi partiler, ister iktidarda ve ister muhalefette olsunlar, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.”

 

            Bu kural “partiler demokrasisi” olarak adlandırılan ve bugün Avrupa’da giderek yaygınlaşan belli bir demokrasi anlayışının da oldukça veciz bir ifadesi olmaktadır.

 

            Maddeye 1971 değişikliği ile eklenen 4 üncü fıkra, partilere devletçe yapılacak mali yardıma anayasal bir dayanak sağlamıştır.

 

            1961 Anayasası’nın 57/1 inci maddesinde parti yasakları tek bir fıkrada toplanmıştır. “Siyasi partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uygun olmayan partiler temelli kapatılır.”[28]

           

            Bu anlamda parti yasağı ve demokrasi ilişkisi bakımından önemli olan nokta “özgürlüğün bir temel değer olarak korunması ve yasakların bir temel değere hizmet ettiği ölçüde var olması ve uygulanması”dır ve ülkeler bu hassas dengeyi koruyabildikleri ölçüde demokrat sayılabilirler.  61 Anayasasında yukarıda ifade edilen madde ile bu hassas dengeyi korumuştur.[29]             Ancak aynı şeyin bu dönemde detaylı bir düzenleme olarak çıkartılan 137 maddeden oluşan 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu açısından söylenmesi mümkün değildir.[30] 

           

            1980 askeri darbesinin ardından kabul edilen 1982 Anayasasında da 61 Anayasasında olduğu gibi siyasal partiler anayasal bir kurum olarak düzenlenmiş ve özel koruma altına alınmıştır.  82 Anayasasında siyasal partilere yönelik hükümler 68 ve 69 uncu maddelerde düzenlenmiştir. 1995 ve 2001 değişikliklerinden önce 82 Anayasası’nda yer alan siyasal partilere ilişkin hükümleri 61 Anayasası ile karşılaştırdığımızda ilk göze çarpan nokta sınırlayıcı ve yasaklayıcı hükümlerin, güvence hükümleri karşısında ağırlığıdır. Bu ağırlık 1995 ve 2001 değişiklikleri ile güvenceler lehine önemli ölçüde dengelenmişse de hâlâ tam olarak güvencenin sağlandığı söylenemez.

 

            Dikkati çeken ikinci nokta ise 1982 Anayasası’nda da siyasal partilere ilişkin iki madde yer almasına karşın, bu maddelerde 61 Anayasası’ndaki sistematik bütünlüğün bulunmayışıdır. Bu nokta yalnızca hukuk tekniği ile ilgili bir konu olmayıp, 82 Anayasası’nın yasaklama rejimindeki ağırlığın ve belirsizliğin de temel nedenidir. 82 Anayasası’nda partilere ilişkin yasaklama ve kısıtlamalar güvenceyi etkisiz kılacak derecede her iki maddenin çeşitli fıkralarına rasgele dağıtılmış olup bunlara bağlanan yaptırımlarda da bir belirsizlik ve tutarsızlık göze çarpmaktadır.  Bu durum 1995 ve 2001 değişiklikleri ile önemli ölçüde düzeltilmiş, en azından parti kapatmaya yol açan yasaklarda bir kesinlik sağlanmıştır.[31]

 

            68 inci maddenin ilk üç fıkrası 1961 Anayasası’nın 56 ncı maddesinin ilk üç fıkrasında yer alan temel hak güvencesi ve kurumsal güvenceyle ilgili hükümleri içermektedir. Yalnız 61 Anayasası’ndan farklı olarak ilk fıkrada parti üyesi olabilmek için belli bir yaşın doldurulmuş olması koşulu aranmış bu sınır 1995 değişikliği ile 21’den 18’e indirilmiştir. Ancak 1982 Anayasasından sonra yürürlüğe konulan 2820 sayılı Kanun[32]’da 21 yaş sınırı bir süre daha devam etmiş ve 1999 yılında söz konusu kanunda yapılan değişiklikle kanun anayasaya uygun hale getirilmiştir.

 

            İkinci fıkrada da siyasal partiler 1961 Anayasası’nda olduğu gibi “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak benimsenmiştir. Bu fıkrada “ ister iktidarda, iste muhalefette olsunlar” şeklindeki vurgunun çıkarılmış olması, hukuki bakımdan bir anlam değişikliği yaratmasa da çoğulcu demokrasi anlayışında önemli bir üslup farkını yansıtmaktadır. Nitekim bir sonraki fıkrada 1961’dejş “önceden izin almadan kurulma” güvencesi tekrarlanırken, 1961’deki “serbestçe faaliyette bulunurlar” hükmü yerine “Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler” hükmüne yer verilmesi de aynı üslup farkının bir başka ifadesidir.

 

            “Siyasal partilere devletçe yapılacak yardımın anayasal dayanağı olarak 1961 Anayasası’nın 56 ncı maddesine 1971 değişikliği ile eklenen 4 üncü fıkraya benzer bir hüküm, 1982 Anayasası’nın ilk metninde yer almış değildi Bunun gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nda da buna ilişkin bir hüküm yer almamaktaydı. Bu durum 12 Eylül Kurucu İktidarı’nın siyasal partilerin demokrasi içindeki işlevini pek önemsemeyen ve partiler demokrasisini “kerhen” benimseyen bir anlayış içinde olması ile açıklanabilir. 12 Eylül Yönetiminden partiler demokrasisine geçişin hemen ardından 1984 yılında Siyasi Partiler Kanunu’na getirilen Ek madde 1 ile partilere devlet yardımı anayasal bir temel olmaksızın yürürlüğe konulmuştur. 1995 Anayasa değişikliği ile 68 inci maddenin son fıkrasına “ Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça mali yardım yapar, Partilere yapılacak yadımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.” hükmü eklenmiştir.”[33]

 

            68 inci madde içinde yer alan hükümlerden 61 Anayasa’sının 56’ıncı maddesiyle benzerlik taşıyanlar yukarıda açıklananlardan ibarettir. 68 inci maddenin diğer hükümleri 61 Anayasası’nın özgürlükçü çizgisinden ayrılan sınırlama ve yasaklamalara ilişkindir. Yine 69 uncu madde de siyasi partilere yönelik çeşitli yasakları düzenlemektedir.

 

            Burada bu yasakların detaylarına ve detaylı bir kanun olan 2820 sayılı Kanun’un içeriğine ayrıca girilmeyecek, asıl konumuz olan siyasal partilerin güncel sorunlarına değinirken, anayasa ve kanunun söz konusu sorunlara etkileri nispetinde ilgili hükümlere değinilecektir.

 

            IV. SİYASAL PARTİLERİN GÜNCEL SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

            A. PARTİ İÇİ DEMOKRASİ

 

            Fransız Kamu Hukukçusu Rober “ Siyasi hayat partisiz olmaz, tıpkı yumurtasız omletin olmayacağı gibi.” demek suretiyle partilerin siyasi hayatımız için vazgeçilmez önemini ifade etmiştir.[34]

 

            “Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır ve demokrasilerde siyasi partiler halkla devlet arasındaki bağlantıyı sağlayan kuruluşlardır. Siyasi partiler demokratik mekanizmanın işleyişinde en önemli kuruluşlar olarak, demokratik yönetimi gerçekleştirmenin temel araçlarıdır. Bu nedenle demokratik bir siyasi sistemde, partilerin demokrasiye hizmet etmeleri beklenir. Ancak demokratik bir rejim içerisinde yer alsa dahi, otoriter ya da totaliter bir rejimi hedefleyen siyasi partilerden söz konusu hizmet beklenemez. Çünkü belirtilen partiler zaten demokrasiyi hedeflememektedir. Burada ortaya çıkan sorun, demokratik olma iddiasında bulunan ve demokrasiyi amaçlayan siyasi partilerin, iç düzenleri ve işleyişlerinde demokratik olup olmadıkları, bir başka ifadeyle, parti içi demokrasiyi uygulayıp uygulamadıklarıdır.”[35]

 

            “Parti içi demokrasi, bir takım iç ve dış faktörlerin etkisinden bağımsız değildir. TUNCAY, parti içi demokrasiye etki eden faktörleri, iç ve dış faktörler olarak ikiye ayırmakta ve bunları şu şekilde sıralamaktadır: İç faktörler; parti liderinin ortaya çıkışı ve konumu, liderin tutum ve davranış biçimi, partiye üye olan ve üye çoğunluğunu meydana getiren grupların siyasal bilinç, siyasal kültür ve eğitim düzeyi, bu grupların mesleki statüleri ve gelir düzeyi, yöneticilerin demokrasi ilkelerine bağlılığı ve siyasi partinin tüzük, program ve ideolojisidir. Dış faktörler; kitle iletişim araçlarının etkileri, iş çevrelerinin beklentileri, lobicilik faaliyetleri, baskı gruplarının talep ve önerileri, ulusal demokratik kurum ve kuruluşlarının baskıları, ulusal olmayan dış müdahale ortamı, anayasa ve seçim kanunlarının dolaylı etkisi ve kamuoyu tepkisidir. Günümüzde iç ve dış faktörlerin etkileri artık iyice iç içe geçmiş bulunmaktadır. Gelişen sosyo-ekonomik ve kültürel şartlara bağlı olarak bu faktörler ve etkileri biçim değiştirmektedirler.” [36]

 

            “Parti içi demokrasi, partinin iç işleyişinde, parti yöneticilerinin belirlenmesi, çeşitli fonksiyonlara katılmada eşitlik, kararların alınmasında katılımcı anlayışın uygulanmasını ve her türlü eleştiri, özeleştiri ve önerinin serbest olmasını ifade eder. Başka bir ifadeyle parti içi demokrasi, parti içi iktidarın ne ölçüde dağılmış veya bir merkezde toplanmış olduğunu ifade eder.” [37]

 

            1. Liderler Oligarşisi

 

Ülkemizde  çok partili  demokrasiye  geçişten bu yana geçen 50 küsur yıllık dönemde

180 civarında parti kurulduğu, bunlardan bir-iki istisnası dışında mevcut genel başkanların parti içi seçimler yoluyla değişmediği gerçeği karşısında, parti-içi demokrasinin yetersizliği açık bir şekilde ortaya çıkar.                                  .


            “Gerçekten, birçok siyasi parti gelip geçmekte, ama liderler hep aynı kalmaktadır. Zira, siyasi parti tüzüklerinde liderlere geniş yetkiler tanınmakta, bu anlamda hemen bütün sorunların çözümünde genel başkanlara "son sözü" söyleme yetkisi verilmektedir. Bu nedenle, bugün bir "siyasi parti" adı anılınca akla hemen şu veya bu siyasi "lider" gelmektedir. Aslında, Türk demokrasisinde bizim "milli şefler", "ebedi şefler" dönemi devam ediyor demek yanlış olmaz. Siyasi partilerimizde bugüne kadar lideri tartışmak veya değiştirmek yolu daima kapalı olmuştur. Seçimlerin kazanılması veya kaybedilmesi liderin konumunu asla etkilememekte; çağdaş yönetim tekniklerine uygun olarak, başarılı olsunlar veya olmasınlar bir performans değerlendirmesi sonucu kendiliğinden çekilmeyi bilmemektedirler.

 

Lider istediği zaman partinin kurucuları dahil seçilmiş milletvekillerini bile derhal

ihraç ettirebilmekte; büyük iller de dahil olmak üzere, istediği il veya ilçe yönetimini hemen feshederek üye kayıt defterlerine el koyabilmekte veya defterleri tamamen ortadan kaldırabilmekte, yeniden topladığı ve yazdığı üyeler ile yeni bir il kongresi yapabilmektedir.

             Bunun yanında, hemen bütün parti tüzüklerinde genel kurulları "seçimli olağanüstü toplantıya" çağırmak Genel Başkanın yetkisi dahilindedir. Bu yetkinin genel başkan dışında Merkez Karar Yönetim Kurulu veya Genel İdare Kuruluna verildiği tüzüklerde bile genel başkanın bu tür kurullar üzerindeki "salt egemenliği" (mutlak hâkimiyeti) önceden sağlanmıştır. Bu anlamda, derneklerde ve sendikalarda görüldüğü gibi, genel kurul üyelerinin "belli bir orandaki (1/5) üye sayısının" başvurusuyla veya "denetim kurullarının" çağrısıyla "olağanüstü genel kurul toplanması" (Sendikalar K. Md.14/6) uygulamalarına siyasi partilerde neredeyse hiç rastlanmaz. Özellikle sendikalarda önemli işlevler yüklenen denetim kurulları neredeyse ülkemizdeki siyasi partilerde hiç yoktur. Parti üyelerinin  "biraz sesinin yüksek çıkması" durumunda; partinin "ahenk ve huzuru ile parti politikalarını tahrip edici davranışlarda bulunmak" veya "yetkili organların kararlarına oy vermemek" gibi parti-içi demokrasi ilkelerine aykırı; ama parti tüzüğünün "parti-içi disiplin" hükümlerine uygun, hem de "ihraç" cezasıyla karşılaşması kaçınılmaz olabilmektedir. İfade etmek gerekir ki, özellikle Meclis Grubunda alınan kararlara uymamanın cezası, hemen tüm parti tüzüklerinde "ihraçtır".


            Partilerin "oligarşik" yapılanmasının bir sonucu da, siyasetten soğumayı ve siyasal yelpazedeki bölünmüşlüğü körüklemesi, dolayısıyla siyasi istikrarı olumsuz etkilemesidir. Zira, başta liderleri olmak üzere kendisini değiştirmekte zorlanan siyasi partilerimiz, toplumdaki gelişmelere de ayak uyduramamakta ve uzak kalmaktadır. Bugün siyasetin ve onun örgütsel ifadesi olan siyasi partilerin toplumun gerisinde olduğu yönündeki yaygın kanaat, genellikle lider ve kemikleşmiş çevresinin yenilenememe sıkıntısından kaynaklanmaktadır. Zira partilerimiz ve yöneticileri, yenilik de getirecekse "bize ne lazımsa onu ben yaparım" şeklinde düşünen bir lidere her şeyi teslim etmiş durumdadır. Bu nedenle, kemikleşmiş düşünce tarzını bir kenara bırakarak, yeni liderler ve yeni şekillerde düşünen insanlar göreve getirilememektedir. Liderlerin ve çevresinin değişmezliği, genç kuşakların ve yetenekli insanların önlerinin kapanmasına yol açmakta; bunun sonucu ya insanlar siyasetten ve siyasetçiden soğumakta ya da gidip bir başka parti kurarak liderlik mertebesine erişmeye çalışmaktadır.

 

            Öyleyse, halen ülkemizdeki (son seçimlere giren 19) siyasi parti çokluğunun temelinde yatan başlıca nedenlerden biri bu olduğu gibi, tek parti iktidarına rağmen zaman zaman hükümet sisteminde görülen siyasi istikrarsızlığın temelinde de bu yatmaktadır.. Daha doğru bir deyişle, parti kendi içinde değişim fonksiyonunu yerine getiremeyince un-ufak parçalanarak değişime uyum sağlamaya çalışmaktadır. Liderler de muhalefeti baskı altına alarak başta kalmayı tercih ettiklerinden, ülke içi sorunlardan çok, parti içi sorunlara daha fazla zaman ayırmaktadırlar. Partiler kendi iç sorunlarına sürekli ağırlık tanıdıkları ölçüde, ulusal sorunlara ve siyasete gereken ilgiyi gösterememektedir. Partiden ayrılacak ve gideceklere neler istediklerini sormak ve partiyi bir arada tutmak için sarf ettikleri gayreti ve harcadıkları zamanı, ulusal siyasi sorunlarla ilgilenmeye ve siyaset yapmaya ayıramamaktadırlar. Parti içinde lider adayı olarak görülenler, bu amaçla gerektiğinde mevcut liderler tarafından elimine edilebilmektedirler.”[38]

 

            Siyasi partilerde yukarıda belirtilen sıkıntıların ortaya çıkmasının nedenlerinden biri 2820 sayılı Kanun’un düzenlemesinde siyasal partilerle ilgili birçok hususun parti tüzüklerinin düzenlemesine bırakılmış olmasıdır.[39] 

            Yasanın tanımış olduğu bu imkân nedeni ile özellikle parti yönetim kadrosu, parti tüzüğünü istediği gibi tanzim etmekte ve kendi istemedikleri şekilde gelişebilecek etkenleri saf dışı bırakmaktadırlar. Özellikle yukarıda da ifade edildiği üzere parti genel başkanına çok geniş yetkiler tanınmakta, genel anlamda bu yetkilerde parti başkanlarınca kendilerine rakip olarak gördükleri parti üyelerini yıldırmak ve saf dışı bırakmak için kullanılmaktadır.  Bu durum ülkemizde yeterli siyasi bilinç ve kültürün oluşmamış olmasından da kaynaklanmaktadır. Parti içi demokrasi sorunu aslında bir "siyasi kültür ve terbiye" sorunudur. Parti içi demokrasinin varlığı da yokluğu da, azlığı da çokluğu da  "siyasi olgunlukla" yakından ilgili bir sorundur. Siyasal rüşt düzeyi, partinin ideolojik ve politik eğilimi, üyelerin sosyal kompozisyonu, vb. gibi pek çok hukuk ötesi faktör, bu sorunun ortaya çıkmasında rol sahibidir. Bu nedenle, parti içi demokrasinin gerçekleşmesinde hukukun payını birinci derecede göstermek doğru olmadığı gibi, hukuk ve yasa eliyle tılsımlı sonuçlara ulaşılabileceğini sanmak da yanlış olur.[40]

 

            Bu bilinç içinde, hukukun ihmal edilemeyecek payını da göz önünde tutarak, "parti içi demokrasi" için, "parti disiplini" ile dengelenecek şekilde, aşağıdaki hükümlerin Siyasi Partiler Kanununa (SPK) yerleştirilmesi yarar sağlayacaktır.[41]

            Örneğin:

 - Siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatlarının bugünkü gibi ancak "2/3 çoğunlukla" ve "gizli oyla" (SPK md.19/5; 20/9) görevden alınma yetkisi sadece merkez karar, yönetim ve icra organlarının yetkisine verilmeli, bu yetkinin başka organlara devrinin önüne geçilmelidir.

             - İl ve ilçe yönetim kurullarının görevden alınmaların halinde üyelik kütükleri ile karar defterleri görevden alınan yönetim kurulu tarafından derhal İlçe Seçim Kuruluna teslim edilmelidir.


            - Görevden alınma halinde il ve ilçe yönetim kurullarının kongrelerinin Kanunda belirtilen  45 ve 30 günlük süreler içinde mutlaka yenilenmesi sağlanmalı (SPK,md.19/5; 20/9); yenilenmemesi halinde İlçe Seçim Kurulu tarafından müteakip 15 gün içinde atanacak kayyum aracılığı ile kongrenin yargıç gözetiminde yapılması sağlanmalıdır.


            - Genel merkezin aynı dönem içinde birden fazla fesih hakkını kullanması engellenmeli; kullanıldığı takdirde feshe karşı yargıya başvurma hakkı tanınmalıdır.


           - Seçmen sayısı ile seçimlerde partinin aldığı oy oranı esas alınarak tüzükte belirtilen sayıda üyeden oluşan ilçe kongresi ile ilçe başkan ve yönetim kurulu üyelerinin seçimleri,  aynı günde İlçe Seçim Kurulunda kaydı bulunan "üyelik aidatını"(SPKmd.62) ödemiş üyelerin  katılımıyla yapılmalıdır.


           - Seçimlerden bir ay önce ilan edilen listelere 15 gün içinde "aidat ödemiş üyelerin" itirazı sağlanarak "kesin listeler" hazırlanmalıdır.


           - Seçmen sayısı ile seçimlerde partinin aldığı oy oranı esas alınarak tüzükte belirtilen sayıda üyeden oluşan il kongresi ile il başkan ve yönetim kurulu üyelerinin ve büyük kongre delegelerinin seçimleri, yargıç nezaretinde ve önceden belirtilen tarihlere uygun yapılmalıdır.


           - Bu nedenle, uygulamada zaman zaman görülen "habersiz kongrelerde" yapılan seçimlerde rakip adayın ve muhalefetin elenmesinin önüne geçmek için, il ve ilçe kongre üyeliği ile başkan ve yönetim kurulu üyeliklerinin seçimlerinin daha önce hazırlanan "seçim takvimine" uygun olarak en az 3 ay önceden belirlenerek il ve ilçe başkanlıkları ile İlçe Seçim Kurullarına gönderilmeli ve ilan edilmesi sağlanmalıdır.

 

-          Parti yönetimlerinin seçiminde "basit çoğunluk" yöntemi ile adayların listesi

üzerinde en fazla yönetim kurulu üye sayısı kadar veya en azından yarıdan bir fazla tercihte bulunulmasına imkan veren "çarşaf liste" usulü uygulanmalı, bu suretle parti içi muhalefetin sağlıklı denetimine olanak sağlanmalıdır.


           - Milletvekillerinin partiden ihracında Disiplin Kurullarının gizli oyla aldıkları karar, aynı zamanda Meclis Grubunda da yine "gizli oyla" oylanmalıdır.


           - Genel başkanların en fazla üst üste üç olağan genel kurul dönemi seçilebilmeleri imkanı sağlanmalı; aradan bir olağan genel kurul dönemi geçmeden yeniden aday olması ve seçilmesi engellenmelidir.”[42]

 

            Yukarıda ifade edilen öneriler radikal görünmekle birlikte, siyasal bilinç ve kültürün şu an için yüksek düzeyde olmadığı ülkemizde parti içi demokrasinin sağlanması açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz.  Aynı zamanda siyasal partilerinde üyelerinin siyasal bilinç ve kültürünün artırılması yönünde çalışmalar yapması da faydalı olacaktır.

 

            2. Adaylarının Belirlenmesi

 

            “Demokratik sistemlerde siyasi partiler tarafından verilmesi gereken en önemli kararlardan biri, parti etiketi altında seçimlerde yarışacak aday ve adayların belirlenmesidir. Parti etiketini kimin taşıyacağı yönündeki karar sadece partinin seçimdeki başarısı üzerinde önemli bir etkiye yol açmakla kalmayıp aynı zamanda partinin savunduğu görüşler ve bağlı olduğu sosyal gruplara ilişkin önemli ipuçlarını da sunmaktadır.

 

            Aday belirleme, parlamentoların dahili bileşimini şekillendirmekte, adayların görev başındayken nasıl hareket edeceklerini belirlemekte ve üyelerinin davranışlarını etkileyebilmektedir. Başka bir ifadeyle, farklı daya belirleme yöntemleri parlamenterler üzerine farklı kurumsal sınırlamalar getirmektedir.

 

            Aday belirleme, ilk bakışta siyasi partilerin fonksiyonlarından biri olarak, hatta kapalı kapılar arkasında yürütülen ve doğrudan doğruya buna katılanları ilgilendiren bir yöntem olarak görülmektedir. Aslında aday belirleme, göründüğünden daha fazla sonuçlara sahiptir. Seçilen adayların niteliği, parlamenterlerin ve hükümet üyelerinin niteliğinde etkili olmaktadır. Daha geniş kapsamda ele alındığında ülke siyasetinin niteliğinde de belirleyici olmaktadır.”[43]

 

            “Siyasi partilerin seçimli kamu görevleri için aday belirlemeleri, seçmen kütlesiyle politika yapımı süreci arasındaki en temel bağlantı noktalarından biridir. Amerikalı yazar Schattschneider, aday belirlemenin önemini şu sözlerle vurgulamıştır: "Aday belirleme süreci, partinin en hayati işi olmuştur. Aday belirleme sürecinin niteliği, partinin niteliğini tayin eder: Adayları kim seçebiliyorsa, partinin sahibi de odur. Dolayısıyla bu süreç, parti-içi iktidar dağılımının gözlemlenebileceği en iyi noktalardan biridir.”  Aynı şekilde James Jupp'a göre adayların belirlenmesi, partilerin yalnız en önemli işi değil, neredeyse tek işidir: "Avrupa kütle partisinin faaliyetleri, seçim çalışmaları ve aday seçimiyle sınırlı hale gelmektedir.””[44]

 

            Aday belirleme süreci aynı zamanda parti içi demokrasi açısından en önemli mekanizmayı teşkil etmektedir. “Çünkü siyasi partiler, devlet idaresinin ve mahalli idare kararlarının oluşumuna bu temsilciler vasıtası ile katılmaktadırlar. Aynı zamanda parti içi demokrasinin işleyişindeki sorunların en çarpıcı örneği partilerin parlamento adaylarını belirlemelerinde yaşanmaktadır. Dolayısıyla, parti içi demokrasinin en önemli ölçütlerinden birisi ve parti içi demokrasinin varlığında en belirgin gösterge şüphesiz aday belirleme yöntemleridir.”[45]

 

            “Partide önemli makamların parti üyelerinin katılacağı seçimler yoluyla doldurulması ve bu çerçevede adaylarında delegelerin ve ya bütün parti üyelerinin katılacağı seçimlerle belirlenmesi parti içi demokrasinin bir gereğidir. Siyasi partilerde aday belirleme, seçimlerde iktidara gelebilmek için önemli kozlardan biridir.

 

            Partinin lider kadrosu ya da çoğu zaman yalnızca lideri parti içi muhalefeti en düşük düzeyde tutacak şekilde aday listelerini oluşturmakta kendi yandaşlarını parlamentoya taşırken muhalifleri de dışarıda bırakmaktadırlar. Çoğu kez seçmenler, partilerine verdikleri oylarla kendi bölgeleriyle ilişkisi olman adayları parlamentoya göndermektedirler. Böylelikle kendi tercih, beklenti ve taleplerinin temsil edilmesi de mümkün olmamaktadır. Seçim sisteminin parti liderlerine tanıdığı bu ayrıcalık ve kuvvet parti içi demokrasinin işletilmesinde önemli dar boğazlar yaratmaktadır.” [46]

 

            Aday belirleme süreci açısından iki temel ampirik sorun, bu sürecin ne kadar merkezileştiği ve sürece katılımın ne ölçüde yaygın olduğudur. Batı demokrasilerindeki partilerde aday belirleme usulleri çok çeşitlidir. Teorik olarak bir uçta, adayların bütün partili seçmenlerin veya taraftarların oylarıyla belirlenmesi, öteki uçta da tek başına parti lideri tarafından belirlenmesi düşünülebilir. Bu iki uç arasında ise sürecin merkezileşme derecesine göre, adayların seçim çevresindeki tüm parti üyelerince belirlenmesi, seçim çevresindeki parti üyelerinin bir bölümünce (mesela bir delege kongresince) belirlenmesi, partinin bölgesel örgütünce belirlenmesi, partinin ulusal düzeydeki merkez karar organınca belirlenmesi ve ulusal düzeydeki parti-içi hiziplerin liderlerince belirlenmesi gibi çeşitli usuller vardır. 

 

            Batı partilerinin uygulamasında aday belirleme yetkisi, genellikle iki uç arasındaki bir noktada toplanmıştır. Ranney'e göre "en yaygın usul, ulusal veya bölgesel organların bir tür denetimi altında, seçim çevresi parti örgütlerince belirleme; ondan sonra en yaygın usul ise, seçim çevresi ve bölge örgütlerinin önerilerinin incelenmesinden sonra, ulusal organlarca belirlemedir."

 

            Aday belirlemenin seçim çevresi parti örgütlerince yapıldığı durumlarda bile, parti üyelerinin bu sürece katılımı önemli farklılıklar gösterebilir. Ampirik araştırmalar, İngiltere, Almanya, İtalya ve Japonya'da aday belirleme sürecine katılan parti üyeleri oranının yüzde 1 civarında olduğunu, bu oranın Norveç'te yüzde 4.5, Hollanda'da yüzde 10 ve Belçika'da yüzde 12'ye çıktığını göstermektedir. Bu oranların, seçmenlerin yüzde kaçına tekabül ettiği ise elbette seçmenlerin hangi oranda parti üyesi olduklarına bağlıdır. Ancak Gallagher ve Marsh'ın araştırması, bu oranın, parti üyelerinin aday belirleme sürecine katılımın en yüksek olduğu Belçika'da bile, seçmen kitlesinin ancak yüzde 2.1'ini oluşturduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, ABD dışındaki Batı demokrasilerinde adayların belirlenmesinin yüksek düzeyde bir seçmen veya üye katılımıyla gerçekleştiği söylenemez.”[47]

 

            Türkiye'de 22.4.1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu (m. 37), adayların belirlenmesinde partinin o seçim çevresindeki bütün kayıtlı üyelerinin katılacağı bir ön-seçim yöntemini zorunlu kılmıştı. 28.3.1986 tarihli ve 3270 sayılı kanun ise, bu konuda partilere daha geniş bir hareket serbestliği vermiştir. Buna göre, "siyasi partiler, milletvekilliği genel veya ara seçimlerinde adaylık için müracaat eden ve adaylığı uygun bulunanlar arasından,adayların tespitini, serbest, eşit, gizli oy açık tasnif esasları çerçevesinde, tüzüklerinde belirleyecekleri usul ve esaslardan herhangi biri veya birkaçı ile yapabilirler... Parti tüzüklerinde herhangi bir seçim çevresinde bütün üyelerin iştiraki ile yapacakları ön seçimde bu kanunun ön seçimle ilgili hükümleri uygulanır." Diğer bir deyimle, 3270 sayılı kanun, aday belirleme yönteminin seçilmesini partilerin kendi tüzüklerine bırakmakta, ancak parti tüzükleri bütün parti üyelerinin katılacakları bir ön-seçim yöntemini benimsedikleri takdirde bu ön-seçimlerin, Siyasi Partiler Kanunu'nda yer alan hükümlere göre cereyan edeceğini belirtmektedir. Ön seçim Siyasi Partiler Kanunu’nun 39 ile 51. maddeleri arasında düzenlenmiştir. SPK’daki ön seçimlerle ilgili hükümlerden de anlaşılacağı üzere, ön seçim bir seçim çevresinde partiye kayıtlı üyelerin tamamının katıldığı ve milletvekili adaylarının belirlenmesi amacıyla yapılan seçimdir.[48]

 

            “37. madde adayların belirlenmesinde genel kriterleri de belirlemiştir. Buna göre siyasi partiler yöntemleri seçmekte serbesttir. Ancak ilk olarak bu yöntem; serbest, eşit, gizli oy ve açık tasnif esasları çerçevesinde gerçekleştirilebilecektir. İkinci olarak da bütün parti üyelerinin katılacakları bir ön seçim yöntemini benimsedikleri takdirde bu ön seçimlerin, Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan hükümlere göre yapılacaktır. İkinci konu ile ilgili bir sorun olmamakla birlikte birinci konu bir takım sorunlara neden olabilecektir. Bazı aday belirleme yöntemlerinin serbest, eşit, gizli oy ve açık tasnif esasları çerçevesinde gerçekleştirilebilmesine imkân yoktur. Örneğin, Türkiye’de yapıldığı gibi bir parti, merkez yoklamasını ve parti merkezi tarafından aday belirleme yöntemini benimsediği takdirde bu esasların bu tür yöntemlerde uygulanması mahiyeti itibariyle zordur. Çünkü merkez yoklaması yöntemi adayların partinin merkez organları tarafından belirlenmesidir. Merkez yoklaması yönteminde aday ve liste sıralamaları, aday adaylarının seçim çevrelerine göre doğrudan parti merkez yönetimince belirlenmektedir. Aday yoklaması veya teşkilat yoklaması ise, adayların parti örgütleri tarafından belirlenmesi demektir. Dolayısıyla, bu maddedeki “serbest, eşit, gizli oy ve açık tasnif esasları çerçevesinde” hükmünü ön seçim ve aday yoklamasını kapsar şekilde anlamak gerekmektedir. Nitekim SPK’nun 37 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki “partilerin tüzüklerinde belirtilen merkez yoklaması dışındaki parti aday seçimleri seçim kurullarının yönetim ve denetimi altında yapılır” hükmü de, merkez yoklamasının bu yöntemler dışında istisna bir yöntem olarak kabul edildiğini göstermektedir.” [49]

Ayrıca belirtmek gerekir ki SPK’nun adayların belirlenmesini partilerin tercih edecekleri bir yönteme bırakmış olması, parti içi oligarşik eğilimleri destekleyici niteliktedir.

[50]

            “Günümüzde Türkiye'deki siyasi partiler, adaylarını ya merkez organlarınca, ya da seçim çevresi örgütü delegelerinin katıldığı yoklamalar yoluyla belirlemektedirler.[51] Bu yöntemlerden her ikisinin de aday belirlemede oligarşik bir denetimi içerdiği kuşkusuzdur ve her ikisi de çoğu zaman haklı şikâyetlere konu olmaktadır. Ancak mevcut yöntemleri eleştirenlerin genellikle önerdikleri bütün kayıtlı üyelerin katılacakları ön-seçim yöntemi de, her derde deva gibi görülmemelidir. Bir defa bu sistem, yukarıda gördüğümüz gibi, Batı demokrasilerinde de yaygın değildir. İkincisi, aday belirleme sürecine katılanların sayısıyla, sistemin demokratiklik derecesi arasında zorunlu bir doğru orantı kurulamaz; daha doğrusu, böyle bir görüş, çok mekanik bir demokrasi anlayışını yansıtır. Öyle olsaydı, bu sisteme yer vermeyen pek çok Batı demokrasisinin veya siyasi partisinin demokratik olmadığı gibi abartmalı bir sonuca varmak gerekirdi. Üçüncüsü, tüm üyelerin katılacakları bir ön-seçimin gerçekten demokratik bir anlam taşıması, ancak Avrupa'daki anlamında bir kitle partisi modeli içinde mümkündür. Bilindiği gibi bu modelde üye yazımı, üye kayıtlarının düzenli olarak tutulması, üyelerin aidatlarını düzenli olarak ödemeleri, partinin ideolojisine ve disiplinine bağlılıkları, parti kararlarının oluşumuna etkin şekilde katılmaları ve sürekli siyasal eğitim, büyük önem taşır. Diğer bir deyimle, parti ile üye arasında güçlü bir sosyolojik  bağ vardır. Türkiye'de ise bu modele göre örgütlenmiş bir parti olmadığı gibi, Siyasi Partiler Kanunu ocakları yasaklamakla zaten bu tür bir örgütlenmeyi mümkün kılmamaktadır. Türkiye'de parti üyeliği kavramı, parti ile üye arasındaki ilişkinin niteliği açısından, daha çok Avrupa partilerindeki "taraftarlık" kavramına tekabül eder. Türkiye'de kayıtlı parti üyelerinin büyük çoğunluğu bakımından, kitle partilerindeki üyelik unsurlarının hiçbiri mevcut değildir. Bu durum değişmedikçe, tüm parti üyelerinin katılacakları ön-seçimlerin zorunlu kılınması hiçbir köklü değişikliğe yol açmayacaktır. Belki aday belirleme sürecine katılanların sayısı biraz artacak, fakat aynı kişisel ve grupsal etkiler, aynı ilkesiz oyunlar ve pazarlıklar, aynı oligarşik kontrol devam edecektir. Bilgisayara dayanan bir üye kütüğünün geliştirilmesi, bugün yerel parti örgütü yoklamalarında rastlanan en bariz yolsuzlukları ortadan kaldırabilecektir ama üyeliğin sosyolojik anlamını değiştirmekte elbette yeterli olmayacaktır.”[52] 

 

             Bu anlamda, ÖZBUDUN’a göre aday gösterme yöntemleri bakımından günümüzün Batı demokrasilerindeki çeşitlilik ve hiçbir yöntemin ideal olmadığı gerçeği göz önüne alınarak, partileri diledikleri yöntemi seçmekte serbest bırakmaktan başka çare görünmemektedir. Eğer bir gün Türkiye'de siyasi ve hukuki şartlar, gerçek bir üyelik temeline dayanan kitle partilerinin oluşmasına imkân verir, bu tür partiler de ön-seçimler yoluyla aday belirlemede gerçek bir demokratik katılım sağlayabilirlerse, böyle bir yöntemin diğer partilerce de başarılı görülerek taklit edilmesi mümkündür.[53]

 

            Ancak bir görüşe göre ise aşağıda belirtilen hususlarda Siyasi Partiler Kanunu’nda değişiklik yapılması yoluna da gidilebilir.

 

- Milletvekili ve belediye başkanı ile il genel meclisi ve belediye meclisi üyeliklerinde

adayların İlçe Seçim Kurullarında kaydı bulunan "aidatını ödemiş" (md.62) üyelerin katılımıyla "yargı gözetiminde" yapılan "ön seçimler" (md.37-51) yoluyla belirlenmesi 1983 yılında yasalaştığı şekilde siyasi partiler için "zorunlu" kılınabilir.


           - Milletvekili genel seçimlerinde partiye yararlı olacağı için Genel Merkezin tercih edeceği Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi olmayan "uzman" kontenjan adaylarının sayısı, ülke seçim çevresinde toplanan oylara göre nispi temsil sistemi ile paylaşılan 50 milletvekili ile sınırlı tutulabilir. (SPK md.37/2 de bu oran %5 olarak belirlenmiştir).


            -  Aynı kontenjan adayı hakkı,  üye sayısı 20’yi geçen belediye meclisi üyeliği seçimlerinde %5 oranında il yönetim kurullarına da tanınabilir.[54]

 

           

 

 

B. ÜYELİK VE ÖRGÜTLENME

            Partilerin örgütlenmesi konusunda Siyasi Partiler Kanunu'na yöneltilebilecek en önemli eleştiri, bu kanunun siyasi partilere tek tip bir örgütlenme modeli empoze etmiş olmasıdır. Anılan kanunun, 3370 sayılı kanunla değişik 7'inci maddesi, partilerin örgüt birimlerini, "merkez organları ile il, ilçe ve belde teşkilatlarından; Türkiye Büyük Millet Meclisi grubu ile il genel meclisi ve belediye meclis gruplarından ibaret" olarak tanımlamaktadır. Bu maddede adı geçen belde örgütleri de, "il ve ilçe merkezleri dışında belediye teşkilatı olan yerlerde" kurulan ve "ilçe başkanlığına bağlı" olması nedeniyle gerçek anlamda bir örgüt kademesi oluşturmayan birimlerdir. Görülüyor ki, bu maddeye göre, il kademesiyle merkez arasında yer alan ve birkaç ili kapsayan bir bölge örgütü kademesi yaratılamayacağı gibi, daha da önemlisi, ilçe kademesinin altında, özellikle mahalle, köy veya iş yeri düzeyinde ocak ve bucak gibi örgüt birimleri kurulamayacaktır. Böylece 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ertesinde getirilen ve o günün siyasi kutuplaşma ortamı içinde belki bir mantığı olan ocak-bucak yasağı, siyasi şartların tamamen değişmiş olmasına rağmen, anlaşılması zor bir nedenle bugüne kadar devam ettirilmiştir. Daha doğrusu böyle bir neden, halkı siyasetten mümkün olduğunca uzak tutmak isteği olabilir. 

            Oysa ocak ya da şube birimi üzerinde örgütlenme, Avrupa işçi ve sosyalist partilerinin en önemli örgütsel özelliklerinden birini oluşturur. Genelde komite esasına göre örgütlenen ve üye yazımına pek fazla önem vermeyen sağ partilerin aksine, sosyalist partiler açısından üye yazımı, üyelerle parti arasında sürekli ve yoğun bir ilişkinin sürdürülmesi ve üyelere bir siyasal eğitim verilmesi büyük önem taşır. Genellikle köy ve mahalle gibi dar bir coğrafi bölgede kurulan ve üyelerin birbiriyle sürekli iletişim halinde bulunabileceği ocak, bu amaçların gerçekleştirilmesi bakımından zorunlu bir örgüt birimidir. Üstelik günümüzde ocak temeline dayanan kitle partisi modeli, sadece sosyalist partilerle sınırlı kalmamış, bir çok muhafazakâr, liberal veya Hristiyan Demokrat parti tarafından da, her zaman tam bir başarıyla olmasa bile, taklit edilmiştir. Maurice Duverger'nin "soldan gelen bulaşma" olarak adlandırdığı bu olayın tek nedeni, siyasal etkinlik faktörü, yani orta-sınıf partilerinin siyasal mücadelede sosyalist rakiplerinden aşağı kalmama isteği değildir. Komitelerin ve onlara dayanan kadro partilerinin açıkça oligarşik niteliklerine karşılık, herkese açık olan, mali bakımdan üyelerinin aidatlarına dayanan ve liderlerini (hiç değilse teoride) geniş bir üye kitlesinin oylarıyla seçen kitle partisi, siyasal demokrasinin gereklerine çok daha uygundur. Günümüzde demokratik ideoloji, siyasal iktidarın meşruluğunu belirleyen en yaygın inanç olduğuna göre, kitle partisi, Duverger'e göre çağdaş partilerin "meşru" yapı tipidir. Böylece orta-sınıf partilerinin ocak temeline dayanan kitle partisi modelini taklit etmelerinde, çağdaş meşruluk anlayışına verilen bir ödün anlamı da vardır. 

            Görülüyor ki, yürürlükteki Siyasi Partiler Kanunu'muz, Avrupa partilerinin büyük çoğunluğunun benimsediği ve özünde demokratik ideolojiye tamamen uygun olan bir örgütlenme tipinin Türkiye'de gerçekleşmesine imkan vermemektedir. Partilerin örgütlenme modeli büyük ölçüde onların sosyal yapı ve ideolojisiyle ilişkili olduğuna ve Batı demokrasilerinde çeşitli örgütlenme modellerini benimseyen siyasi partiler bir arada bulunduğuna göre, bizde de Siyasi Partiler Kanunu'nun tek tip bir örgütlenme modeli empoze etmekten vazgeçmesi ve partileri bu konuda serbest bırakması uygun olur. Esasen Alman Siyasi Partiler Kanunu'nun 8'inci maddesine benzer şekilde, "üye kongresi ve yönetim kurulu, partinin ve yerel örgütlerin zorunlu organlarıdır" yolunda bir hükümle yetinilmesi yeterli olacaktır. Böylece, her kademedeki parti yönetim kurullarının, o kademedeki üye veya delegelerin oluşturduğu parti kongrelerinde beliren üye kitlesi iradesinden kaynaklanması sağlanacaktır. Gene, parti-içi demokrasi ilkesinin gereği olarak üye veya delege kongrelerinde tabii üyelerin belli bir yüzdeyi aşmaması da belirtilmelidir. Bu çok genel ve demokratik çerçeve içinde partiler, kendi örgüt modellerini diledikleri gibi belirleyebilmelidirler. 

            Siyasi Partiler Kanunu'nun parti örgütleriyle ilgili hükümleri, bu genel düzenleme ihtiyacını çok aşan, gereksiz yasaklar ve sınırlamalarla doludur. Birkaç örnek vermek gerekirse, büyük kongrede kimlerin tabii üye olacakları, kongrede bazı karar tekliflerinin kongre üyelerinin en az yirmide biri, bazılarının ise üçte biri tarafından ileri sürülmesi ve ilkin bir komisyonda incelenmesi zorunluluğu (Siyasi Partiler Kanunu, SPK, m.14); parti genel başkanının en çok üç yıl için seçilmesi (m.15); büyük kongrece seçilecek merkez organlarının her birinin üye sayısının onbeşten az olamayacağı (m.16); kimlerin il kongresinde tabii üye olacakları, il yönetim kurulu üye sayısının yediden az olamayacağı, il başkanının en çok üç yıl için seçilebilmesi ve aynı kişinin ara verilmeksizin beş defadan fazla seçilememesi, il başkan ve yönetim kuruluna işten el çektirilmesi kararının yetkili kurulun üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla alınması (m.19); ilçe kongrelerinde delege sayısının 400'ü aşamaması, delege seçimlerinde partinin son genel seçimde aldığı oy miktarının esas alınması (oysa parti-içi demokrasi ilkesi, üye sayısının esas alınmasını gerektirirdi) (m.20) bunlar arasında sayılabilir ve elbette bu örneklerin artırılması mümkündür. Buna karşılık, partilerin genel merkez, il ve ilçe organları seçimleri ile il kongresi ve büyük kongre delegelerinin seçimlerinin yargı gözetimi altında yapılması (m.21), geçmişte bu konuda karşılaşılan sorunlar gözönüne alındığında, olumlu karşılanabilir. Parti adaylarının belirlenmesinde kontenjan adaylığı ve merkez yoklaması dışındaki yöntemlerde, aday seçimlerinin, seçim kurullarının yönetim ve denetimi altında yapılması da (m.37) ilke olarak olumludur. Aynı şekilde, disiplin işlerinin düzenlenmesi (m.53-59) ve hakkında geçici ya da kesin ihraç cezası verilen üyeye mahkemede itiraz hakkının tanınması (m. 57), geçmişteki keyfi uygulamalar hatırlandığında, yararlı kabul edilebilir. Ancak, hukuki düzenlemenin ilke olarak olumlu karşılanabileceği durumlarda dahi, aşırı ayrıntılara girmekten kaçınılmalıdır. 

            Siyasi partilerin örgütlenmesiyle ilgili yasak ve kısıtlamaların önemli bir bölümü, doğrudan doğruya Anayasadan doğmakta ve Siyasi Partiler Kanunu'nda tekrarlanmaktadır. Bu anayasal yasakların, siyasi partilerin örgütlenme hürriyetini çok dar bir alana hapsettiği kuşkusuzdur. 

           Partilerin vakıf kurmalarında ne gibi bir sakınca olabilir? Bilindiği gibi Almanya'da partilere bağlı vakıflar, demokrasi eğitimi, parti-içi eğitim, araştırma faaliyetleri ve partilerin dış ilişkilerinin geliştirilmesi açısından son derece önemli ve olumlu bir rol oynamaktadırlar. Diğer bazı Avrupa ülkelerinde de bu tür kuruluşların benzerleri mevcuttur. 

            Bu bağlamda son olarak parti örgütlerinin günümüzde gerçek bir önem taşıyıp taşımadığı sorulabilir. Bir görüşe göre kitle partisi, modern toplumun doğal siyasal örgütlenme tipi değil, bazı ülkelerde sosyo-ekonomik gelişmenin pek de ileri sayılmayacak belli aşamalarında görülen ve bu aşamaların geride bırakılmasıyla birlikte gücünü ve varlık sebebini büyük ölçüde yitirecek olan bir tiptir. Seçim kampanyalarında kitle iletişim araçlarının ve halkla ilişkiler uzmanlarının öneminin arttığı çağdaş dünyada, çok sayıda üyeyi bir araya getiren kitle örgütlerine gerek kalmamıştır. Seçim kampanyası, az sayıda üyeden kurulu bir kadro örgütüyle, hatta seçimden seçime oluşturulacak geçici (ad hoc) kampanya örgütleriyle belki daha da etkin şekilde yürütülebilir. Bu görüş, endüstri-sonrası toplumlar bakımından belli bir geçerlik taşısa bile, Türkiye gibi modernleşmenin henüz orta aşamalarında bulunan ve yüz yüze kişisel ilişkilerin hâlâ büyük önem taşıdığı toplumlarda ne kadar geçerli olacağı tartışılabilir.”[55] Kanaatimizce Refah Partisi'nin 1994 yerel seçimlerindeki ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002 genel ve 2004 yerel seçimlerindeki başarısı, büyük ölçüde örgütsel çalışmanın bir sonucudur ve Türkiye'de parti örgütlerinin önemlerini hâlâ korumakta olduklarının bir kanıtıdır. 

A.      SİYASİ PARTİLERİN GELİRLERİ- HARCAMALARI VE DEVLET

                 YARDIMLARI

            "Son 25-30 yıl içerisinde birçok Batı demokrasisinde siyasi partilerin mali işlerini düzenleme konusunda oldukça yaygın bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu eğilim, bir yandan siyasi partilere devletçe mali yardımda bulunulmasını, öte yandan siyasi partilerin harcamalarının, özellikle seçim giderlerinin sınırlandırılmasını içermektedir. 

            Siyasi partilere devletçe yardımda bulunulmasının başlıca gerekçeleri, partilerin özel konumları itibariyle kamu yararına çalışan kuruluşlar olmaları ve devlet yardımının onları mali bakımdan güçlü kişi ve kuruluşlara aşırı ölçüde bağımlı olmaktan kurtarmasıdır. Bu iki amaç, Türk Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararlarında da ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi'ne göre Anayasa koyucu, "demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak nitelediği siyasi partileri bir dernek ya da benzeri bir kuruluş saymayıp onların çok ilerisinde ve üstünde"  değerlendirmiştir. Siyasi partilerin "halkın demokrasi alanında yetişmesi, olgunlaşması için bir okul hizmeti gördükleri ve demokrasinin oluşum aracı oldukları gözetilirse, demokratik düzenin işleyişi, devletin yönetilmesi yolundaki kolaylaştırıcı ve hazırlayıcı bütün bu benzeri sürekli faaliyetlerin, siyasi partileri kamu yararına çalışan kuruluşlar durumuna getirdiği belirgindir." Partilere devlet yardımı yapılmaması, "onların paraca güçlü kimi kişi ve kuruluşların etki ve baskısı altına düşme tehlikesi ile karşılaşmalarını istemek olur ki, bunun hukuksallığı tartışılır. Parti içi çalışmaların demokrasi esaslarına uygun olması zorunluluğunu zedeleyen böyle bir tehlike ancak devletin yardımıyla giderilebilir. Yardımda bu bakımdan kamu yararının bulunduğu açıkça ortadadır" (E. 1988/39, K. 1989/29, karar tarihi 6.7.1989, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi. Sayı 26, s. 23-29).  

            Siyasi partilere devlet yardımının bu yararlarına karşılık, bu yardımın yeni ve küçük partilerden çok, yerleşik ve büyük partileri yararlandırdığı, böylece zaten sınırlı olan mevcut parti alternatiflerini dondurma eğilimi gösterdiği, parti içinde parti bürokrasisinin ve merkez organlarının gücünü sıradan üyeler ve yerel örgütler zararına arttırdığı ve nihayet parti giderlerinin artmasına sebep olduğu gibi sakıncalar ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, devlet yardımının yararlarının, sakıncalarından büyük olduğu açıktır. Bu nedenle son on yıllarda partilere devlet yardımı birçok Batı demokrasisinde kabul edilmiştir. Almanya'da devlet yardımı 1959'da partilerin federal parlamentodaki güçleri oranında olmak üzere başlamış, bu uygulamanın 1966 yılında Anayasa Mahkemesince iptali üzerine 1967 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile yeniden düzenlenmiştir. Kanun, federal parlamento seçimlerinde toplam oyların en az yüzde 2.5'ini alan bütün partilere aldıkları oy başına belli bir ödemede bulunulmasını öngörmüştür. Anayasa Mahkemesi, 1972 yılında yüzde 2.5 oranını çok yüksek bularak bunu yüzde 0.5'e indirmiştir. Almanya'da ayrıca, federal seçimlerde yüzde 5'ten fazla oy alan partiler, kendilerine bağlı bir vakıf veya araştırma enstitüsü kurulması için federal devletten ödenek talep edebilirler. Böylece mali bakımdan çok güçlü bir yapıya kavuşan Alman siyasi parti vakıflarının faaliyetlerine daha önce değinmiştik. Siyasi partilere devlet yardımı İsveç'te de 1965 yılında partilerin parlamentodaki sandalye oranları esas alınmak üzere başlatılmış, 1972'de yardımdan yararlanma sınırı, parlamento genel seçimlerindeki oy toplamının yüzde 2.5'ine indirilmiştir. Partilere devlet yardımı, 1973'te İsrail'de, 1974'te Kanada ve İtalya'da da kabul edilmiştir. 

            Devlet yardımı genellikle partilerin oy veya parlamentodaki sandalye oranlarıyla orantılı olarak yapıldığına göre bunun, büyük ve yerleşik partiler yararına, küçük ve yeni partilerin ise zararına bir eşitsizlik yaratacağı açıktır. Ancak bütün partilere eşit yardımda bulunulması gibi alternatif bir sistem de, hem hakkaniyet kurallarına uymayacağı, hem partiler enflasyonunu hızlandıracağı için, bu eşitsizliğe katlanmaktan başka çare yoktur. Anayasa Mahkememiz de, devlet yardımının milletvekili genel seçimlerindeki yüzde 10'luk genel barajı aşmış olan partiler ve bu barajı aşmamış olmakla birlikte milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların yüzde 7'sinden fazlasını almış bulunan partilerle sınırlandırılmasını Anayasa'daki eşitlik ilkesine aykırı bulmamıştır. Anayasa Mahkemesi'ne göre, "seçimlere katılabilme koşullarını sağlayamayan ve seçimlere katıldığı halde aldığı oyla yeterli oranda seçmen kitlesinin güvenini kazanamadığı anlaşılan bir siyasi partinin milli iradenin oluşmasına, daha büyük seçmenin güvenini kazanan güçlü partiler gibi katkıda bulunacağı düşünülemez. Dava konusu düzenlemeyle partiler arasında bir ayrım yapılmamış, büyüklük ve güçlerine göre sağladıkları kamu yararı gözönünde tutularak farklı davranılmıştır. Bu durum Anayasa'nın 10. maddesine aykırı değildir." (E. 1988/39, K. 1989/29, karar tarihi 6.7.1989, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi.Sayı 26, s. 28). Anayasa Mahkemesi, benzer  gerekçelerle, siyasi partilere güçleri oranında, radyo ve televizyonda propaganda yapma hakkını tanıyan kanuni düzenlemeyi de Anayasa'ya aykırı bulmamıştır (E. 1989/17, K. 1987/11, karar tarihi 22.5.1987, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 23, s. 227-229).”[56] 

            “Bu gün itibariyle yürürlükte bulunan kurallara göre bir siyasal partiye devlet yardımı sağlanabilmesi için aşağıda ifade edilen şartların yerine getirilmesi gerekmektedir:

 

a) Genel bütçe gelirlerinin beş binde ikisi oranında bir ödeneğin ayrılmış olması

            b) Yüksek Seçim Kurulunca son milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınan ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 33 üncü maddesindeki genel barajı (%10) aşmış bulunması,

           c) Milletvekili genel seçimlerinde %10 barajı aşılamamış olsa bile toplam geçerli oyların % 7’sinden fazlasının alınmış olması

           d) Öngörülen yardım miktarlarının; bu yardımdan faydalanabilecek siyasi partilere, milletvekili genel seçiminin yapılacağı yıl üç katı, mahalli idareler genel seçim yılı için iki katı her iki seçim aynı yıl içerisinde yapıldığında ise bu ödemenin miktarının üç katı geçememesi,

           e) Yapılacak yardımların bütçe kanununun yürürlüğe girmesinden itibaren on gün içinde tamamlanması seçim yılında ise Yüksek Seçim Kurulunun seçim takvimine dair kararının ilanını izleyen on gün içinde yapılması,

            f) Öte yandan bu Kanunun 76 ncı maddesi hükmü dairesinde gelirleri Hazineye irad kaydedilen ve taşınmaz malları Hazine adına tapuya tescil edilen siyasi partilere, bu madde gereğince yapılacak Devlet yardımından, Hazineye irad kaydedilen gelirin Hazine adına

tapuya tescil edilen taşınmazların toplam değerinin iki katının indirilmesi.”[57]

            “Siyasi partilere devlet yardımı konusunda hakkaniyeti daha iyi sağlayabilecek ve büyük partilerin avantajını kısmen sınırlandıracak bir sistem, yardım miktarının bir bölümünü seçime katılan tüm partilere eşit olarak, diğer ve daha büyük bir bölümünü de seçimlerde aldıkları oylarla orantılı olarak dağıtmak olabilir. Türkiye gibi partilerin oy oranlarıyla sandalye oranları arasında büyük farkların bulunduğu bir ülkede, sandalye oranının değil, oy oranının esas alınması gerekir. 1974'de İtalya'da kabul edilen bir kanun, buna benzer bir sistem benimsemiştir. Partilere yardım amacıyla yaratılan iki fondan "Örgüt Fonu"nun dörtte üçü, parlamentoda temsil edilen bütün partilere son genel seçimlerde aldıkları oylar oranında dağıtılmakta, dörtte biri ise tüm ulusal partilere eşit olarak bölüştürülmektedir. Diğer fon olan "Seçim Fonu"nun yüzde 15'i, seçim çevrelerinin üçte ikisinde aday göstermiş ve toplam oyların en az yüzde 2'sini almış olan bütün partilere eşit olarak dağıtılmaktadır. Nihayet, partilere devlet yardımının şartlarını ve oranlarını düzenleyen kanunlar, bazı partileri ödüllendirecek, bazı partileri cezalandıracak biçimde sık sık değişmemelidir. Bu, siyasi ahlak açısından fevkalade sakıncalı olduğu gibi, partileri uzun vadeli bir mali planlama yapma imkânından da yoksun bırakır. Partilere devlet yardımında kabul edilecek esaslar, dolaylı bir devlet yardımı sayılabilecek olan, kamuya ait radyo ve televizyon araçlarından seçim propagandasında yararlanmak bakımından da geçerli olmalıdır. 

            Siyasi partilerin mali işleri kanunla düzenlendiği takdirde, bu işlerin yürütme organına bağlı olmayan ve herhangi bir siyasi etki altında bulunmayan bağımsız bir kuruluş tarafından denetlenmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. 1982 Anayasası (m.69/3) siyasi partilerin mali denetiminin Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacağını belirtmekle yetinmiş, Siyasi Partiler Kanunu da bu konuda ayrıntılı hükümler getirmiştir (m.61-77). Ancak Anayasa Mahkemesi'nin yapısı, bu denetimin hayli biçimsel olmaktan öteye gidebilmesini güçleştirmektedir. Bu itibarla, Anayasa da Anayasa Mahkemesi'nin, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay'dan yardım sağlayacağının belirtilmiş olması yerindedir. (m. 69/3)”[58]

            D. SİYASİ PARTİLERE YÖNELİK YASAKLAR

            Siyasi partilere örgütlenme açısından Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu ile getirilen çeşitli yasaklara daha önce değinmiştik. Burada partilerin amaçları ya da ideolojileri açısından getirilen yasakları ele alacağız. Bu konudaki temel yasak hükmü, 1982 Anayasası'nın 68'inci maddesinin 4.  fıkrasında yer almıştır. Buna göre, " Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.."

            Aslında 68'inci madde kendi içinde gereksiz tekrarlarla doludur. Siyasi partilerin demokratik ilkelere uyma zorunluluğu kabul edildikten sonra, ayrıca insan haklarına ve millet egemenliğine aykırı hareket edemeyeceklerini, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunamayacaklarını eklemeye lüzum yoktur. Demokrasi kavramı, elbette insan haklarını da, milli egemenliği de, diktatörlüğün yasaklanmasını da içerir. Bütün bu tekrarlar yetmiyormuş gibi, 1995 Anayasa değişikliği ile siyasi partilerin "eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine" aykırı hareket edemeyecekleri ve suç işlenmesini teşvik edemeyecekleri gibi yeni gereksiz ibareler eklenmiştir. Eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine yer vermeyen bir demokrasi düşünülebilir mi? Bir siyasi partinin veya herhangi bir kişi veya kuruluşun suç işlenmesini teşvik edebilmesi tasavvur edilebilir mi? Tüm hukuk kuralları ve elbette en başta Anayasa, gereksiz sözlerden, eski deyimiyle "haşivler"den arındırılmalıdır. Bizce 68'inci maddenin ilgili fıkrasının, Alman Anayasası'nın 21'inci maddesine benzer şekilde, "siyasi partiler devletin bağımsızlığına, ülke bütünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine zarar verecek veya bunları ortadan kaldıracak yönde faaliyetlerde bulunamazlar" şeklinde yeniden yazılması, amacı sağlamaya kafi gelecektir. 

            Yazım sorunundan çok daha önemlisi, Siyasi Partiler Kanunu ile partilerin amaçlarına ilişkin olarak getirilen yasakların, Anayasa'daki yasak hükmünün çok ötesine taşmasıdır. Oysa, Anayasa'nın getirmemiş olduğu bir yasağın Siyasi Partiler Kanunu'yla getirilmesinin mümkün olmaması gerekir. Bu açıdan, Siyasi Partiler Kanunu'nda Anayasaya uygunluğu çok şüpheli olan bir çok yasak yer almaktadır. Mesela Kanunun 80'inci maddesine göre siyasi partiler "devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler;" diğer bir deyimle federalizmi, hatta muhtemelen bölgesel yönetimi savunmak yasaklanmıştır. Bu yasağın, Anayasadaki "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ilkesinin doğal uzantısı olduğunu savunmak güçtür. Türkiye'de federal bir sistemin niçin kurulmaması gerektiği yolunda elbette çok güçlü tarihi, sosyolojik ve siyasi gerekçeler ileri sürülebilir. Ancak federalizmi ya da bölgesel yönetimi savunan bir partinin, mutlaka devletin bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı varsayılamaz. Federalizm, birçok Batı demokrasisinde ülke ve milletin bütünlüğüyle mükemmelen bağdaşabilmektedir. 

            Benzer şekilde, Kanunun 81'inci maddesine göre siyasi partiler "Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar." Bilindiği gibi sosyolojik anlamda azınlık, bir ülke nüfusunun çoğunluğundan, dil, ırk, din ve mezhep gibi objektif farklılıklarla ayrılan bir gruptur. Sosyolojik bakımdan var olmayan bir azınlığı hiçbir siyasi parti suni olarak yaratamayacağı gibi, var olan bir azınlığı tüm siyasi partilerin bu konuda sessiz kalmaları ortadan kaldıramaz. Bu itibarla partilerin bir azınlığı nasıl "yaratabileceklerini" anlamak güçtür. Aynı maddenin (c) bendine göre partiler, "kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanamazlar." Böylece, iyi derecede Türkçe bilenlerin sayısının pek az olduğu küçük bir köydeki parti propagandalarında, o yörenin dilinin kullanılması bile bir parti kapatma sebebi olabilecektir. Bu yasakların ne ölçüde gerçekçi ve çağdaş demokrasi normlarına ne ölçüde uygun oldukları, elbette tartışmaya son derece açıktır. 

            Siyasi Partiler Kanunu'nun 84'üncü maddesi, partilerin Anayasa'nın 174'üncü maddesinde sayılan inkılap kanunlarının hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını belirtmiştir. Bilindiği gibi Anayasa, bu kanunların TBMM tarafından değiştirilmesini değil, sadece Anayasa'ya aykırılıklarının iddia edilmesini ve dolayısıyla anayasaya uygunluk denetimine konu olmalarını yasaklamıştır. Bu itibarla burada da, Anayasadaki yasağın ötesine geçen bir yasak söz konusudur. 

            Kanunun 89'uncu maddesi, siyasi partilerin "Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136'ıncı maddesi hükmüne aykırı amaç" gütmelerini yasaklamıştır. Din hizmetlerinin bir devlet kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nca görülmesi Türk laiklik modelinin önemli bir unsuru olmakla beraber, bunun laik bir devlet düzeninin gerçekleştirilmesinin  tek yolu olduğu söylenemez. Hatta bir görüşe göre devletin din hizmetleri alanından tamamen çekilmesi ve bu hizmetlerin cemaat örgütlerine bırakılması, din-devlet ayrılığı anlamında laikliğin ruhuna daha uygundur. Günümüzde bu görüş, laik devlet ilkesine bağlılıklarından kuşku duyulamayacak bazı çevrelerce de savunulmaktadır. Dolayısıyla bu yasak da, laikliğin korunması amacını aşan bir  nitelik taşımaktadır.”[59] 

            IV. SONUÇ

            Demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurları olan siyasal partiler ülkemizde anayasal güvence altına alınmış kurumlar olmakla birlikte; gerek yürürlükte olan güncel mevzuattan kaynaklanan gerekse henüz tam anlamıyla siyasal bilinç ve kültürün oluşmadığı ülkemizde siyasal parti yöneticileri ve üyelerinin kişisel amaç ve çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri nedeni ile izah etmeye çalıştığımız sorunlar ve başkaca sorunlarla boğuşmaya devam etmektedirler.

           

            Bu gün için siyasi partilerin güncel mevzuattan kaynaklanan sorunları dışında ilk sırada gelen sorunu parti içi demokrasinin yeterli düzeyde oluşmamış olmasıdır. İzah etmeye çalıştığımız üzere, bu problemin asıl kaynağı siyasal kültür ve terbiyeden uzak olunmasıdır. Siyaset ile ilgilenen kişilerin sosyo-ekonomik durumları ve eğitim düzeyleri ve siyasal ahlak yapıları da bu sorunun devam etmesine neden olmaktadır. Bu problemin çözülmesine katkı sağlamak üzere en geç ortaöğretim düzeyinden itibaren insanların bu konuda eğitime tabi tutulmasının yarar sağlayacağı kanaatindeyiz.

 

Yine   Siyasi   Partiler    Kanunu’ndaki   eksik    düzenlemelerde   bu problemin devam

etmesinde etkilidir. Zira düzenlemelerde bırakılan boşluklar ülkemiz gibi siyasal kültür ve terbiyenin tam anlamı ile yerleşmediği ülkelerde parti içi oligarşik eğilimleri destekleyici rol oynamaktadır.

 

            Ayrıca Siyasi Partiler Kanunu'nun çok ciddi bir revizyondan geçirilmesi gerektiği açıktır. Bu konuda Anayasa'nın 68 ve 69'uncu maddelerinde yapılan geçmişte yapılan değişiklikler olumlu olmakla beraber, yeterli değildir. Yapılan değişikliklere rağmen Siyasi Partiler Kanunu'nun tümüyle yeniden ele alınması, gereksiz ayrıntılardan ve anayasal yasakları aşan çeşitli yasaklardan arındırılması, siyasi partilere kendi örgüt modellerini belirleme konusunda çok daha büyük bir serbestlik verilmesi acil bir ihtiyaçtır. 2820 sayılı kanun, hemen her maddesiyle, siyasi partilere karşı büyük bir güvensizlik ifade etmektedir. Böyle bir anlayışın liberal demokrasi kavramıyla ve Anayasa'nın kendisinde belirtilen, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları oldukları ilkesiyle bağdaşması ise mümkün değildir. 

 

          Eylül-2009 Ankara

 

        Av. Süleyman ÖNEL

   TEİAŞ Hukuk Müşavirliği

   suleyman.onel@teias.gov.tr

 

 

                                               YARARLANILAN KAYNAKLAR

 

                                                          

ATAR Yavuz, “Sivil Toplum, Devlet  ve Siyasal Partiler Tipolojisinin Evrimi (Partilerin Örgütlenme Modelleri ve Fonksiyonları Üzerine Bir İnceleme)”, Mimoza Yayınları, Konya 2003.

 

BİLİR Faruk, “Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi (Karşılaştırmalı Bir İnceleme)”, Yetkin Yayınları, Ankara 2007.

 

BUCAK Esergül Balcı; “Türkiye'de Eğitim Politikaları ve Siyasal Parti Ödülleri”, Adım Yayınları, Ankara 1993.

 

ÇAM Esat; “Siyaset Bilimine Giriş”, Der Yayınları, İstanbul 1990.

 

ERKAN Arslan, “Siyasi Partiler ve Hazine Yardımları” , Bütçe Dünyası, C.3. , S:28.,

            Kış 2008.

 

KAPANİ Münci,” Politika Bilimine Giriş”, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1992.

 

KIŞLALI Ahmet Taner, “Siyaset Bilimi”, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2004.

 

ÖDEN Merih, “Seçmenlerin “Kişi Tercihi”  Açısından Seçim Sistemleri”, Yetkin Yayınları, Ankara 2003.

 

ÖZBUDUN Ergun, “Batı Demokrasilerinde ve Türkiye’de Parti Disiplini”, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1968.

 

PAYASLIOĞLU Arif T., “Siyasi Partiler”, AÜSBF Yayınları, Ankara 1952.

 

SABRİ Coşkun, “Seçim Hukuku”, Mahalli İdareler Derneği Yayını, Ankara 2004.

 

SAĞLAM Fazıl, “Siyasal Partiler Hukukunun Güncel Sorunları”, Beta Yayınları, İstanbul 1999.

 

TEZİÇ Erdoğan, “Anayasa Hukuku”, Beta Yayınları, İstanbul 2006.

 

TURAN İlter; “Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış”, İÜ İktisat Fakültesi Yayını, İstanbul 1977.

 

YILMAZ Ejder, “Hukuk Sözlüğü”, Yetkin Yayınları, Ankara 1996.

 

                                                  Diğer Kaynaklar

 

DEMİR Fevzi,   Liderler Oligarşisi  Ne Zaman Sonlanacak”, http://www.gozlemgazetesi

            .com.tr/haberdetay.asp?ID=7739 (31.05.2009).

 

DEMİR Fevzi, “Siyasi Partiler Kanunu’nda Hangi Değişiklikler Yapılmalı”, http://www 

           .gozlemgazetesi.com.tr haberdetay.asp?ID=8482 (31.05.2009).

 

 

DEMİR Fevzi, “ Siyasi Partiler Kanununda Yapılması Gereken Değişiklikler”, http://www.

                gozlemgazetesi.com.tr/haberdetay.asp?ID=8729 (06.06.2009).

 

http://www.akparti.org.tr, (06.06.2009).

 

htpp: //www.chp.org.tr, (06.06.2009).

 

http:// www.mhp.org.tr, (06.06.2009).

 

KAÇAR Bülent, “Parti   İçi   Demokrasi  Konusunda  Siyasi Partiler  Kanunu’nda Yapılması

Düşünülen Değişiklik Önerileri”,http://www.bulentkacar.net/Ulu/ui_kam_dmk.htm.  (25.05.2009).

 

PEKTAŞ Ethem Kadri, “Büyük Kent Belediyelerinin Eğitim ve Kültür Hizmetlerine Siyasal

Parti İdeolojilerinin Yansıması”, ekitap yayın, 1999, “http://www.ekitapyayin.com/?kitap=027” (12.05.2009).

 

ÖZBUDUN Ergun; “Siyasi Partiler ve Demokrasi” TESAV Sempozyumu., 1999,

http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (02.06.2009).

 

YARARSOY Dursun, “ Temsili    Demokrasinin    Gelişiminde   Siyasal   Partiler Kavramı”,

websitem.gazi.edu.tr/dursun.yararsoy/DosyaIndir?DosyaNo=0be1b0fd04e80b6baf6c8

a86c6a4e17d (10.05.2009).

 

 

 



[1] ÖZBUDUN Ergun, Batı Demokrasilerinde ve Türkiye’de Parti Disiplini, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1968, s. 1.

[2] BİLİR Faruk, Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi (Karşılaştırmalı Bir İnceleme), Yetkin Yayınları, Ankara 2007, s. 19.

[3] ÖDEN Merih, Seçmenlerin “Kişi Tercihi”  Açısından Seçim Sistemleri, Yetkin Yayınları, Ankara 2003. s.13. ;      

  BİLİR, a.g.e.,s.19. ( Bkz. : SARIBAY Ali Yaşar, Siyasal Sosyoloji, Der Yayınları İstanbul 1998, S. 128. )

[4] BİLİR, a.g.e, s.19-20.

[5] COŞKUN Sabri, Seçim Hukuku, Mahalli İdareler Derneği Yayını, Ankara 2004, s. 27-28.

[6] Metajüridik : Hukuk ötesi; Bkz : YILMAZ Ejder, Hukuk Sözlüğü, Yetkin Yayınları, Ankara 1996, s. 542.

[7] SAĞLAM Fazıl, Siyasal Partiler Hukukunun Güncel Sorunları, Beta Yayınları, İstanbul 1999, s. 1.

[8] “Türkiye’de Siyasal Partiler”, (yazarı bilinmiyor), http://www.gapolay.com.tr/index.php?ind=reviews&op

=entry_view&iden=698, (10.05.2009)

[9] SAĞLAM, s.85.

[10] KIŞLALI Ahmet Taner, “Siyaset Bilimi”, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2004, s. 127.

[11] YARARSOY Dursun, “ Temsili Demokrasinin Gelişiminde Siyasal Partiler Kavramı”, websitem.gazi.

edu.tr/dursun.yararsoy/DosyaIndir?DosyaNo=0be1b0fd04e80b6baf6c8a86c6a4e17d (10.05.2009)

[12] PAYASLIOĞLU Arif T., “Siyasi Partiler”, AÜSBF Yayınları, Ankara 1952, s. 11.

[13] KAPANİ Münci,” Politika Bilimine Giriş”, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1992, s. 160-161.

[14] YARARSOY Dursun, a.g.m., s.1.

[15] TURAN İlter; “Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış”, İÜ İktisat Fakültesi Yayını, İstanbul 1977, s. 104-107.

[16] ÇAM Esat; “Siyaset Bilimine Giriş”, Der Yayınları, İstanbul 1990, s. 386-397.

 

[17] BUCAK Esergül Balcı; “Türkiye'de Eğitim Politikaları ve Siyasal Parti Ödülleri”, Adım Yayınları, Ankara 

     1993, s. 61-64.

[18] TURAN; a.g.e., s. 104-105.

[19] PEKTAŞ Ethem Kadri, “Büyük Kent Belediyelerinin Eğitim ve Kültür Hizmetlerine Siyasal Parti İdeolojilerinin Yansıması”, ekitap yayın, 1999, “http://www.ekitapyayin.com/?kitap=027” (12.05.2009)

Bkz: BUCAK; a.g.e., s. 65-66.

[20] YARARSOY Dursun, a.g.m., s.1-2.

[21] BİLİR, a.g.e., s. 220. (  Bkz : ATAR Yavuz, “Sivil Toplum, Devlet  ve Siyasal Partiler Tipolojisinin Evrimi (Partilerin Örgütlenme Modelleri ve Fonksiyonları Üzerine Bir İnceleme), Mimoza Yayınları,Konya 2003, s.147.)

[22] BİLİR, a.g.e., s. 220. ( Bkz: TÜRKÖNE Mümtaz’er, Siyaset, Lotus Yayınları, Ankara 2005, s. 263.)

[23] BİLİR, a.g.e., s. 215-216.

[24] BİLİR, a.g.e., s. 217. ( Bkz: TÜRKÖNE,  s. 262.)

[25] BİLİR, a.g.e., s. 217

[26] YARARSOY Dursun, a.g.m., s.1-2.

[27] KIŞLALI Ahmet Taner, s. 131-132

[28] Ancak Anayasanın 19. maddesinin 5. fıkrası da partilerle ilgili ayrı bir kapatma nedeni öngörmektedir:             “ Kimse, Devletin sosyal, iktisadi, siyasi ve hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasi partiler Anayasa Mahkemesi’nce temelli kapatılır.” Bu hükmü 57. maddedeki “laik Cumhuriyet” ilkesine uygun olmak zorunluluğunun Anayasa’da somutlaştırılmış unsurları olarak değerlendirmek gerekir. Bkz: SAĞLAM, s.88

[29] SAĞLAM, s. 86-88

[30] 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, RG., 16.07.1965,  S. 12050.

[31] SAĞLAM, s. 89.

[32] 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, RG.,24.04.1983, S. 18027.

[33] SAĞLAM, s. 90-91.

[34] KAÇAR Bülent, “Parti İçi Demokrasi Konusunda Siyasi Partiler Kanunu’nda Yapılması Düşünülen Değişiklik Önerileri” http://www.bulentkacar.net/Ulu/ui_kam_dmk.htm.  (25.05.2009)

[35] BİLİR, s. 36. ; (Bkz: GÜLSOY Tevfik, “ Demokrasilerde Siyasal Parti Teşkilatı ve Parti İçi Demokrasi”, Konya 2000, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), s. 224.)

[36] BİLİR, s. 36-37. (Bkz : TUNCAY Suavi, “Parti İçi Demokrasi ve Türkiye”, Gündoğan Yayınları, Ankara 2000, s. 60. ; TÜRKÖNE, s. 270. )

[37] BİLİR, s. 37. (Bkz: ÇAĞLAR Bakır, Anayasa Bilimi: Bir Çalışma Taslağı, BFS Yayınları,İstanbul 1989, s.234 ; ATAR Yavuz “Çağdaş Demokrasinin Siyasal Boyutu: Türkiye’de Demokratikleşme ve Anti- Demokratikleşme Göstergeleri”, Yeni Türkiye, Yıl : 3, Sayı:17, Eylül-Ekim 1997, s.79.)

[38] DEMİR Fevzi, “Liderler Oligarşisi Ne Zaman Sonlanacak” http://www.gozlemgazetesi.com.tr/

haberdetay.asp?ID=7739 (31.05.2009)

[39] Bkz: Siyasi Partiler Kanunu md. 6: “Her Türk vatandaşı kanunda ve parti tüzüğünde gösterilen şartlara ve usullere göre Siyasî partilere üye olma ve dilediği anda üyelikten çekilme hakkına sahiptir. Kimse, aynı zamanda birden fazla siyasî partinin üyesi olamaz, aksi halde üyelik sıfatı bu siyasî partilerin hepsinde birden sona ermiş sayılır”. ; SPK.  Md. 15 / 3: “Partiyi temsil yetkisi genel başkana aittir. Kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydı ile parti adına dava açma ve davada husumet yetkisi, genel başkana veya ona izafeten bu yetkileri kullanmak üzere parti tüzüğünün göstereceği parti mercilerine aittir.” ; SPK. Md. 19 / 5: “İl başkanı ile il yönetim kurulu il kongresince seçilir. İl başkanı ile yönetim kurulunun, seçim şekli ve merkez karar ve yönetim kurulunca hangi hallerde ve nasıl işten el çektirileceği ve geçici yönetim kurulunun nasıl oluşturulacağı parti tüzüğünde gösterilir. El çektirme kararı, 101 inci maddenin (d-1) bendinde gösterilen haller dışında yetkili kurulların üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla alınır. İşten el çektirme kararının il yönetim kuruluna bildirilmesinden itibaren kırkbeş gün içinde il kongresi toplanarak yeni il yönetim kurulunu seçer. Bu süre içerisinde il kongresi için yeni delegeler seçilmiş değilse, kongre eski delegelerle toplanır.” ; SPK. Md. 20 / 9 : “İlçe başkanı ile ilçe yönetim kurulu ilçe kongresince seçilir. İlçe başkanı ile ilçe yönetim kurulunun, seçim şekli ve il yönetim kurulunca veya merkez karar ve yönetim kurulunca hangi hallerde ve nasıl işten el çektirileceği ve geçici yönetim kurulunun nasıl oluşturulacağı parti tüzüğünde gösterilir. El çektirme kararı, 101 inci maddenin (d-1) bendinde gösterilen haller dışında yetkili kurulların üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla alınır. İşten el çektirme kararının ilçe yönetim kuruluna bildirilmesinden itibaren okuz gün içinde ilçe kongresi toplanarak yeni ilçe yönetim kurulunu seçer. Bu süre içerisinde ilçe kongresi için yeni delegeler seçilmiş değilse, kongre eski delegelerle toplanır.” SPK: 53 / 2-3 : “Disiplin kurullarının vermeye yetkili oldukları disiplin cezaları ile hangi halde ne tür disiplin cezası verileceğinin parti tüzüğünde belli edilmesi zorunludur. Partinin hangi organ ve mercilerinin kimler hakkında ve hangi disiplin kurulunda disiplin cezası isteminde bulunabileceği ve disiplin cezalarına karşı yapılan itirazları incelemeye yetkili üst disiplin kurulları ve itirazın usul ve şartları, kanunda belirtilmeyen hallerde, parti tüzüğü ile düzenlenir”.

[40] DEMİR Fevzi,“Siyasi Partiler Kanunu’nda Hangi Değişiklikler Yapılmalı” http://www.gozlemgazetesi.com.tr/

haberdetay.asp?ID=8482 (31.05.2009)

[41] DEMİR, Siyasi Partiler, http://www.gozlemgazetesi.com.tr/haberdetay.asp?ID=8482 (31.05.2009)

 

[42] DEMİR, Siyasi Partiler, http://www.gozlemgazetesi.com.tr/haberdetay.asp?ID=8482 (31.05.2009)

[43] BİLİR, s. 27-28.

[44] ÖZBUDUN Ergun; “Siyasi Partiler ve Demokrasi” TESAV Sempozyumu., 1999, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (02.06.2009)

[45] SAĞLAM; 196-198. ; BİLİR, s. 37. (Bkz :PERİNÇEK Doğu, “Türkiye’de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1968, s. 86-87.; TUNCAY, s. 220. )  

[46] BİLİR, s. 38.

[47] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (06.06.2009)

[48] BİLİR, s. 307-310.

[49] BİLİR, s. 310.

[50] BİLİR, s. 311. ;  TEZİÇ Erdoğan, “Anayasa Hukuku” ,Beta Yayınları, İstanbul 2006, s. 270.

[51] Ülkemizdeki günümüz siyasal partilerinden AKP’de  Tüzüğünün 124 üncü maddesine göre aday belirleme, “a) Ön Seçim b) Teşkilat Yoklaması c) Merkez Yoklaması Usüllerinden birinin, birkaçının veya tamamının; aynı seçimde seçim çevresi ölçeğine göre aynı anda ve bir arada veya birinin ülke ölçeğinde tam olarak uygulanması suretiyle yapılır. (Değişik: 05.05.2002- Madde 10) Hangi seçim çevresinde hangi usül veya usüllerle ve usülün hangi ölçekte uygulanacağına Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'nca karar verilir. Ancak milletvekili seçiminde, seçim çevrelerinin en az % 50'sinde ön seçim veya teşkilat yoklaması usüllerinden birinin uygulanması ile aday belirlemesine özen gösterilir…”  http://web.akparti.org.tr/madde-124-aday-tespit-ve-siralama-usulleri- _80.html?pID=217 (06.06.2009)  ; CHP’de Tüzüğünün 58 inci ve devamı maddelerine göre aday belirleme “TBMM seçimleri için adayların belirlenmesinde önseçim, aday yoklaması ve merkez yoklaması yöntemleri uygulanabilir. Aday saptamada hangi seçim çevresinde hangi yöntemin uygulanacağına Parti Meclisi karar verir. Parti Meclisi'nce tüm seçim çevrelerinde farklı yöntemler uygulanabilir.”       http://www.chp.org.tr/index.php?module=chpmain&page=list_party_info&info_id

=74&pid=147 . (06.06.2009). ; MHP’de Tüzüğünün 82 nci ve devamı maddelerine göre aday belirleme “a. Merkez adaylığı, b. Merkez yoklaması,c. Teşkilât yoklaması d. Ön seçim usullerinden birisi, birkaçı veya tamamının bir arada veya ayrı ayrı uygulanması suretiyle tespit edilir. Hangi seçim çevresinde, hangi usulün tatbik edileceğine Merkez Yönetim Kurulu karar verir.”

[52] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (06.06.2009) ;

    BİLİR, s.336-337.

[53] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (06.06.2009)

[54] DEMİR Fevzi, “ Siyasi Partiler Kanununda Yapılması Gereken Değişiklikler” http://www.gozlemgazetesi

.com.tr/haberdetay.asp?ID=8729 (06.06.2009)

[55] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (06.06.2009).

[56] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (07.06.2009).

[57] ERKAN Arslan, “Siyasi Partiler ve Hazine Yardımları” , Bütçe Dünyası, Kış 2008, C.3. ; S:28,s.67

[58] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (07.06.2009).

 

[59] ÖZBUDUN; “Siyasi Partiler ve Demokrasi”, http://www.ekitapyayin.com/?kitap=070 (07.06.2009).